Yarım Asırlık Bir Hikaye

Fenerbahçe’yi sevdirenler kadar, Fenerbahçe’yi sevenlerin de geçmişini bilmemiz gerek… Fenerbahçe tarihine imza atmış birçok ismi şahsen tanıma ve onlarla uzun saatler boyunca sohbet etme imkanı bulmuş değerli büyüğümüz Alp Bacıoğlu, aynı zamanda 1960’lardan beri Fenerbahçe tribünlerinin muazzam bir emekçisi.. “Çok yaşasın” diyor, yarım asırlık bir hikaye için sözü ona bırakıyoruz.

Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


Yarım Asırlık Bir Hikaye

Kaynak : Zaman Tünelinde Fenerbahçe

1963 – 1964 sezonunun ikinci yarısından itibaren Fenerbahçe’nin her maçına gitmeye başladım. Artık tüm ruhum ve benliğimle oradaydım. Kısa bir süre sonra varlığımın, kişiliğimin, kısacası benliğimin oradaki toplumun benliğiyle kaynaştığına tanık olacaktım. Ertesi yıl, 1964 – 1965 sezonunda artık tribünde ciddi arkadaşları, ağabeyleri olan bir Fenerbahçeliydim.

Tribüncülüğümün bu ilk yıllarında benim gibi gençlerin gurur duyduğu, en çok övündüğü olay ise şuydu:

Tribünleri bağırtan, coşturan Kör Çetin, Şişe Haldun, Baba Numan, Astsubay Yücel, Lazoli Zeki, Asker Erdoğan, Süha Baba amigo ya da günümüzün deyişiyle tribün liderleri taraftarı coşkuyla bağırtırken kendilerinden geçerlerdi. Bu arada doğaldır ki her zaman için dengelerini yitirip üst kattan aşağıya düşme tehlikeleri vardı. Bu ağabeylerimiz kendilerinden geçmiş bir şekilde taraftarı bağırtırken düşmemeleri için ayaklarından sıkıca kavranıp, düşmeleri engellenmeliydi. Bu görev işte biz tribün çocuklarına, gençlerine kalırdı. 1964 yılından itibaren pek çok tribün liderinin, bizim gözümüzde tribün efsanesi Fenerbahçelilerin yanında, yakınında bulundum. O yıllarda onların dengelerini yitirip düşmemelerini sağlamamda katkımın olması diğer gençler gibi benim içimde bir övünç ve mutluluk kaynağıydı.

İlk Deplasman

İlk deplasmana gidişim ise bir sezon sonradır. 1964 – 1965 sezonu Aralık ayında rahmetli babam bir işi için Ankara’ya gidecekti. Israrla beni de yanında götürmesini istedim. Bu ısrarımın nedenini tabii peder bey hemen anlamıştı. Çünkü 26 Aralık 1964 Cumartesi günü PTT ile lig maçımız vardı. Yaşamımdaki bu ilk deplasman karşılaşmasını Aydın’ın golüyle 1 – 0 kazanmıştık. Bir yıl sonra ise artık deplasmanlara tribün arkadaşlarım ve ağabeylerim ile gitmeye başladım.

İstanbul’daki ilk tribünüm ise İnönü’deki Yeni Açık’tır. O dönemde tribün kovalamaya başlayan çocuklar ya da gençler için bu değişmeyen bir olgu idi. Eğer bağırıp takımınıza destek vermek istiyorsanız, başka da seçeneğiniz yoktu. İşe Yeni Açık’tan başlardınız.

1960’larde ne Ali Sami Yen’de ne de Kadıköy Şükrü Saracoğlu’nda maçların oynanmadığı yıllardı. Maçlar Dolmabahçe, Mithatpaşa, İnönü olarak sık sık adı değişen statta oynanırdı. İşte bu İnönü Stadı’nın maçlarımızda takıma destek veren ve bağıran tek tribünü “Yeni Açıktı.”

O dönemlerde stat Beşiktaş Kulübü’ne verilmemişti. Şimdiki gibi stadın dört bir yanı da koltuklu değildi. Sanırım bir tek eskiden “Şeref Tribünü” denen, bugünkü Protokol Tribünü’nde koltuk vardı. Serbest giriş kartlıların girdiği bir başka tribün de L Tribünü idi. Orada koltuk sistemi var mıydı, onu bilemiyorum. Kapalı ve numaralıda üç şeritli tahtalar beton üzerine kalın beton çivileriyle çakılmışlardı. Maça gelen taraftarlar o tahtaların üzerine otururduk. Deniz tarafındaki “Eski Açık” ile eskiden Gazhane tarafı diye adlandırılan “Yeni Açık” tribünde sıralar betondandı. Buradaki taraftarlar taşın üzerine oturmak zorundaydık.

Tıklım Tıklım

İnönü’nün böyle koltuksuz hali 41 bin biletli seyirci alırdı. Buna karşın karşılaşmalar televizyonlardan da naklen yayınlanmadığı için stat genellikle dolardı. Hatta birçok maçta dışarıda kalanlar bile olurdu. Bunları Galatasaray ya da Beşiktaş derbileri için söylemiyorum. Normal bir lig maçında bile bu dışarıda kalma olayı, bu sıkıntı yaşanırdı.

Maçlar hep öğleden sonraları oynandığı için maçın oynanacağı gün hafta sonu tatili olmasına karşın sabah çok erken kalkardım. Bizim gibi her maça gitme zorunluluğu olan taraftarlar için koşuşturmadan yapacağımız rahat bir kahvaltı özlem duyduğumuz bir şeydi. Benim annem, babam, kardeşlerim ile birlikte zaman kavramı olmadan oradan buradan söyleşerek yaptığım kahvaltı sayısı liglerin tatile girdiği yaz ayları ile sınırlı idi. Çünkü ligler başladıktan sonraki haftalarda bir an önce kahvaltıyı yapıp İnönü’ye doğru yola çıkmadığınız her dakika aleyhinize işler, dışarı da kalma olasılığınız artardı.

En fazla saat dokuz, dokuz buçukta İnönü’nün önünde olmak zorundaydınız. Orada hemen kuyruktaki yerinizi alır, kapının açılmasını beklerdiniz. Eğer tribünün eskilerinden bir tribüncü iseniz ayrıcalıklı bir konuma gelirdiniz. 1970’lerin ikinci yarısından sonra ben de bu ayrıcalıklı tribüncülerdendim. Bazen tribünden genç arkadaşlarımız kuyruktaki yerimizi tutarlar. Bizlerse Çiçek Pasajı’na gidip biraz atıştırır, bir iki duble parlatırdık. Eğer maç 15.30’da ise kapılar ancak öğleden sonra açıldığı için böyle bir şansımız olurdu. İnönü’de kapılar nedense yıllar yılı hep geç açılmıştır.

Uzayan Kuyruklar

Eskiden büyük bir dert de, oluşturulmuş olan ve uzayıp giden kuyruğun sonuna girmeyi göze alamayanlar kendilerini biran önce içeriye atmak için kapı önünde karambol yaratırlardı. 1960’larda stat önünde birde atlı polisler olurdu. Bunlar bazen atlarını tek sıra olunması konusunda uyarı olması bakımından karambolcülerin üzerine sürerlerdi. 1970’lerde atlı polisler kaldırıldı. Yerlerini coplu polisler aldı. Onlar içeri giriş kuyruğun baş tarafı kalabalıklaşıp karambol arttığı vakit coplarını haşin bir şekilde bilinçsizce sallayarak kalabalığın içine dalarlar, tek sıra olunması konusunda da sözlü uyarırlardı. Eski tribüncü olup da polis copu yememiş taraftar yok gibidir.    

Günümüzün taraftarları kombinesi ya da internetten daha önce aldığı bileti cebinde olduğu için maçın başlama saatine yarım saat kala stada gelebilir. Oysaki 30, 40 yıl önceki o yıllar Avrupa kupası maçları için üç, dört gün önceden kulüpten yapılan bilet satışı dışında biletinizi ancak maç günü alabilirdiniz. Yani sevgili okurlar, eskiden tribün ve tribüncülük zorluktu, sıkıntıydı kısacası külfetti. Şimdiki taraftarların bu bakımdan çok şanslı olduğunu söylememe sanırım gerek yok…

Alp Bacıoğlu / Yarım Asırlık Bir Tribün Hikayesi

Yarım Asırlık Bir Hikaye” için 4 yorum

  1. Kalemine sağlik sevgili ALP Agbcm bende 67 yilindan itibaren katildim mithatpasa stad i acik trubununden araniza saydigin isimlerin hepsini tanidim o listeye yaşar ı da ekledim saygilar

  2. Karambol olayı en sevdiğim anlardı…hey gidi günler…konfetiler bayraklar gece sarı lacivert türbülerin rüyalarımıza girmesi çok keyifli günler geçirdik…

  3. Bizi o günlere götürdün sevgili Alp. Ben de 1967-1968 sezonundan itibaren İnönü Stadı ( Mithatpaşa Stadı) Efsane Yeni Açık Tribünü’nün müdavinlerindendim. Saydığın tribün liderlerinin içinde bir de Artis Tevfik vardı. Rahmetli Assubay Yücel’in ” Kuşdili’nden geliyorum oy oy, takımımı seviyorum oy oy, sarı lacivert rengimiz oy oy, şampiyonluk hedefimiz oy oy” bestesini coşkuyla söylediğimiz 1971,72,73, 74, 75 yılları unutulmaz yıllardı. Sevgiler, selamlar…

Bir Cevap Yazın