Etiket: Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı

  • Canlı Yapraklar – XVI

    Canlı Yapraklar – XVI

    Fenerbahçe tarihinin hâmisi Dr. Rüştü Dağlaroğlu‘nun 1954-1955 yıllarında Akşam gazetesinde yayınlanan ve 1957 kitabının öncülü olarak yazılarını kıymetli büyüğümüz Müzdat Dağlaroğlu‘nun müsaadesiyle sitemizde yayınlıyoruz. Huzurlarınızda “Canlı Yapraklar – XVI” : 1924 yılından geliyor.

    Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


    Spor Tarihimizden Canlı Yapraklar – XVI

    26 Ekim 1923 Cuma günü oynanan ve 2-2 beraberlikle neticelenen ilk milli karşılaşmamız Türkiye – Romanya maçı umumi efkârda yüksek maneviyat yarattı. Hatta o maçta muhakkak bir galibiyet fırsatının kaçırılmış olduğu kanaati de doğdu. Filhakika; milli maçtan 4 gün sonra, 30 Ekim 1923 Salı günü Fenerbahçe’nin Macarlarla takviyeli ve (Romanya muhteliti) adı altında oynayan daha kuvvetli kadro ile tek başına berabere kalması ve hatta çok hâkim oynaması bu kanaati takviye de etmişti.

    İşte; umumi efkâr, büyük gelişme halindeki futbolumuzla övünürken 6 ay sonraki 8’inci dünya olimpiyatları günün mevzuunu teşkil etmeğe başladı. Mayıs ayında Paris’te yapılacak bu 1924 olimpiyatlarına iştirakimiz bütün spor umumi efkârınca yürekten arzulanıyordu.

    Filhakika; Türkiye aleyhinde asırlardan beri bin bir kötü propagandalara sahne olmuş yeryüzünün her tarafından Paris’e gelecek sporcu, gazeteci ve seyirci yüz binlerce insana Türkü asil sporcu gençliği vasıtasıyla tanıtıp bu propagandaların yalan olduklarını ispat etmek imkânı böylece ele geçmiş olacaktı.

    Milli propaganda için bundan daha mükemmel fırsat olamazdı. Ayrıca, beynelmilel olimpiyatlar cemiyetinin 1923’teki sorusuna da esasen müspet cevap verilmiş ve hatta katılacağımız branşların güreş, atletizm, atıcılık ve futbol olduğu da tasrih olunmuştu. Fakat o tarihten bu yana, yani bir senedir ileri atılmış bir adım yoktu. Acaba yeni kurulmuş Cumhuriyet hükümeti İdman Cemiyetleri İttifakı’nı tanıyacak mı idi? Bu meçhul olduğu gibi, gereken masraf da nereden temin edilecekti?

    İşte, alâkalılar için bu cidden endişeli günlerde Maarif Vekili merhum İsmail Safa Bey Türkiye Milli Olimpiyatlar Komitesi’ne bir mektup yollayarak gençlerimizin Paris olimpiyatlarına iştirakleri için ne gibi yardıma ihtiyaç duyulduğunu sordu.

    Bunu Aralık 1923’te Maarif Vekâleti Vekili Necati Bey’in İdman Cemiyetleri İttifakı’na yolladığı bir telgraf takip etti. Merhum, bu telgrafında “Gençlerimizin ecnebi takımlar karşısında ihraz ettikleri muvaffakıyetler mucibi iftiharımız olmaktadır” diyor ve bir heyetin derhal Ankara’ya gelip hükûmetle temas etmesini tavsiye ediyordu. Bu, cidden büyük bir müjde idi. Çünkü devlet, hem teşkilâtı tanımış, hem de sporu bir kültür dâvası saydığını bu iş için Maarif Vekâletini vazifelendirmekle göstermişti. Necati Bey merhumun telgrafının ilk kısmı o günleri yaşayanlarca kabul olunacaktır ki, Fenerbahçe kulübünün faaliyetiyle ilgilidir.

    Fenerbahçe’nin 5 işgal ve mütareke senesinde inatçı düşman takımlarına karşı temin ettiği fasılasız zaferler milletimizin nihai zafer ve istiklâle olan inancını kuvvetlendirirken, bu mutlu keyfiyet Anadolu yaylalarında savaşan ve düşmanı vatanın harimi ismetinde boğmağa azimli milli kahramanları da hoşnut etmekte idi. İşte, bu tarihi zafer silsilesinin yarattığı memnuniyet devlette spora karşı alâkayı arttırdı ve Cumhuriyet hükûmeti, teessüsünden bir kaç ay sonra, fakir bütçesinden 50 bin lira tahsisat ayırdı.

    Bu para sayesindedir ki Türk sporu ilk defa olarak olimpiyatlara katılmak ve kendini tanıtmak imkânına kavuşmuştur. Kabul olunmalıdır ki talih bu ilk büyük imtihanında Türk futboluna yâr olmamış ve dişimize uygun bir yığın rakip dururken karşımıza Çekler gibi kuvvetli bir milleti çıkarmıştır. Çekoslovakya o tarihlerde futbolda en ileri memleketlerin başında idi. Buna rağmen, maneviyat bozulmadı ve kadromuz, tarihteki bu ikinci beynelmilel maçına metanetle hazır bulundu.

    2,5 sene önce takviyeli Galatasaray’ın Avrupa turnesinde Almanya’da kalan Bekir de Paris’e getirildiğinden 25 Mayıs 1924’te Çekoslovakya’nın karşısına şu tertipte çıktık:

    Nedim (Altınordu) – Cafer (Fenerbahçe), Ali (Galatasaray) – Kadri (Fenerbahçe), İsmet (Fenerbahçe), Nihat (Galatasaray) – Mehmet (Galatasaray). Alâeddin (Fenerbahçe), Zeki (Fenerbahçe), Bekir (Fenix), Bedri (Fenerbahçe).

    İsveçli Anderson idaresindeki bu maç, malûm olduğu üzere 5-2 kaybedilmiştir.

    Nedim Kaleci’yi el üstünde taşıyanlar arasında o zamanlar dünyanın en meşhur kalecisi İspanyol Zamora da vardı. Zamora, Olimpiyat köyündeki antrenmanlarda Nedim’i yakından görmüş ve hayran olmuştu.

    Çekoslovakya maçı akşamı Paté sinemasında müsabakanın filmi gösteriliyordu. Zeki (Sporel) ile beraber kapıda Ay-Yıldızlı resmini gören Nedim (Kaleci) hemen sinemaya girdiler. 10 dakika devam eden bu filmde Nedimin o günkü harikulâde kurtarışları gösterilirken Fransız spiker şöyle konuşmuştu:

    “İşte Türk kalecisi ki bugün kalesini bir aslan gibi müdafaa etti.”

    İşte, yukarıdaki resim milli takımımızı 25 Mayıs 1924 maçından bir saat kadar önce Colombe’deki Willage Olympique’de gösteriyor. Takımımız, buradan 20 dakika mesafedeki stada gidecek ve şöhretli rakiple karşılaşacaktır. Her halde bu ilk olimpiyatlar kadromuzu tanıyacaksınız.

    Sağ baştaki koyu renk fanilalı o gün cidden fedakârane bir oyun çıkaran ve bu arada parmağı çıktığı halde kalesini terk etmeyen Nedim (Kaleci)dir ki, maçı müteakip Fransız seyirciler tarafından el üstün de taşınmıştı. Sonra Bedri, Cafer, Nihat, Zeki, Kadri ve antrenör Billi Hanter. Çömelenler de yine sağdan Leblebi Mehmet, Bekir, Âli, Alâeddin ve İsmet’tirler.

    (Gelecek resim ve yazı, Milli Takımımızın meşhur Şimal turnesi ve futbolda ilk milli galibiyetimize dairdir.)

    Rüştü Dağlaroğlu – 10 Temmuz 1954 – Akşam Gazetesi

  • Canlı Yapraklar – XV

    Canlı Yapraklar – XV

    Fenerbahçe tarihinin hâmisi Dr. Rüştü Dağlaroğlu‘nun 1954-1955 yıllarında Akşam gazetesinde yayınlanan ve 1957 kitabının öncülü olarak yazılarını kıymetli büyüğümüz Müzdat Dağlaroğlu‘nun müsaadesiyle sitemizde yayınlıyoruz. Huzurlarınızda “Canlı Yapraklar – XV” : 1923 yılından geliyor.

    Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


    Spor Tarihimizden Canlı Yapraklar – XV

    Bilindiği veçhile (Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı) teessüs eder etmez 1921 yazında Beynelmilel Futbol Federasyonu’na müracaatla üyeliğe kabulünü istemişti.

    FİFA, Birinci Dünya Savaşından sonraki ilk toplantısında, yani 1923 Mayısında bu talebimizi ittifakla kabul etti. Cenevre’deki bu içtimada memleketimizi (Serveti Fünun) sahibi merhum Ahmet İhsan Bey’in temsil ettiği de malumdur. Böylece, Türkiye için beynelmilel temaslar imkânı artık sağlanmış oluyordu.

    (Mayıs 1923)ü biraz tahlil edersek hatırlarız ki; Anadolu tahripkâr bir harbden yeni çıkmış, İstanbul da işgal altındadır. Bir husumet cihanına karşı Lozan’da tek başımızayız. Milli haklarımız katra katra kurtarılabilinmektedir. Böyle bir durumda bünyesini henüz tamamlayamamış Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın derhal milli temaslara girişebilmesine bittabi imkân görülemez. Bununla beraber (Milli takım) sözü bir yıldan fazladır artık duyulmağa, yazılmağa ve hatta şiddetle de sevilmeğe başlanmıştır.

    (Milli takım) sözünün bu derece içten sevilmesinde milletin o yıllarda içinde bulunduğu durum ve çektiği kahrın rolü şüphesiz ki çok büyük ve birinci derecededir. Parçalanmış, istilâ ve tahkir olunmuş harap bir yurtta asırların efendi bir milleti, artık büyüğü küçüğü; kadını erkeği el ele vermiş, namus ve istiklâli kurtarma uğrunda yıllardır türlü fedakârlıklarla savaşıyordu. Milletin kanla yazdığı ve çizdiği hedef (misakı milli), bunun tahakkuku uğrunda girişilen savaş (Milli Mücadele), savaşın önderleri (milli kahraman), onu yapan kuvvetler de (milli ordu) isimleriyle anılıyorlardı.

    İşte, vatanın harimi ismetine tecavüz eden düşmanlarla bir ölüm dirim mücadelesine atıldığımız 1920-23 senelerindeki milli misak, millî mücadele, milli kahraman ve milli ordu ad ve mefhumları yanında (milli takım) sözü de pek tabiidir ki çok müessir bir tabir olarak milli duyguları alevlenmiş yaralı milletçe kalpten benimseyecek ve sevilecekti.

    Bu tabir gazete sütunlarında ilk defa 1922 Martında okundu. (Akşam) gazetesi (Türk milli takımı kimlerden müteşekkil olmalıdır?) diye bir anket açmıştı. Görülen büyük alâka üzerine, 15 Haziran 1922’den itibaren, stat idareleri İstanbul’un en iyi futbolcularından, gayri resmi olarak milli takımlar kurmağa ve maçlar organize etmeğe başladılar. 15, 19, 22 Haziran ve 8 Temmuz 1922 günlerinde bu gayri resmi (milli takım)lar, göğsü kırmızı bantlı formalarla, işgal kuvvetlerine karşı 4 maç yaptılar ve bu maçları sırasıyla 3 -1, 9-1, 5-0, 40 kazandılar.

    FİFA’ya müracaatımızın henüz cevaplanmadığı bu sıralarda (milli takım) mevzuunun gördüğü büyük alâka, karşısında T. İ. C. İ. Merkez heyeti reisi Ali Sami (Yen) merhum, 1923 ilkbaharı için milli takım namına bir Fransız takımıyla angajmana girişti ve bu maksatla 17 futbolcu 18 Ocak 1923 günü için Divanyolu’ndaki (Şark Mahfeli) ne davet olundular. Türk futbol tarihinde teşkilât tarafından ilk defa ve resmen davet olunan bu milli kadro şudur:

    Hilal’den Sadi (Çoban) merhum; Süleymaniye’den Hüsnü (Erceyiş); Altınordu’dan Nedim (Kaleci), Refik Osman (Top) ve Badi Şükrü merhum; Galatasaray’dan Nihat, Edip, Rüştü; Fenerbahçe’den Şekip (Kulaksızoğlu), Hasan Kâmil (Sporel), Cafer (Çağatay), İsmet (Uluğ), Kadri (Göktulga), Bedri (Gürsoy), Zeki (Sporel), Alâaddin (Baydar) ve Sabih (Arca).

    Bu kadro 1923 Şubatından itibaren hazırlık maçlarına başladı. İlk giyilen forma beyaz pantolon ve yeşil fanilâdır.

    İşte, bu sıralarda nisan ayında beklenen Fransız takımının gelemeyeceği öğrenilirken mayısta F.İ.F.A. ya kabulümüz haberi gelmiştir. Bu sevindirici haber üzerine, zemini de müsait görüp, harekete geçen Futbol Federasyonu bir kaç memleketle muhaberata girişti ve bunlardan Romanya ile mütekabil ziyaret esasına dayanan bir anlaşmaya vardı. İlk maç 26 Ekim 1923 Cuma günü İstanbul’da yapılacaktı.

    24 Ekim 1923 Çarşamba akşamı Galata rıhtımına yanaşan İmparator Trayan adlı beyaz vapur ilk rakibimizle Karadeniz boğazı istikametinden memleketimize getirmiştir. Bu ne muazzam bir hâdise idi, Galata rıhtımı binlerce karşılayıcı ile dolmuş, istikbalcıların feslerini giyen Rumenlerin mütemadi fotoğrafları çekiliyor; beri yanda eski tarihi topçu kışlası meydanı Taksim stadında da hummalı bir faaliyettir gidiyordu. İki bin kişilik kapalı ahşap bir tribün ve bir balkon inşa edilmiş, duhuliye tarafına tahta parmaklıklar yapılmıştı. 26 Ekim 1923 cuma günü bu stat, o devirler için en büyük rakam olan, 8 bin kişi ile dolmuş taşıyordu… Buruşuk çehresi değişmiş ve taravet kazanmış tarihi stadyumda, tam 20 gün önce sona eren, o 5 senelik meş’um işgal felâketinden sonra İstanbul’un 8 bin futbol âşığı, ilk defa olarak, hürriyet havası teneffüs ederek bir maç seyredecekti. Hem de, yine ilk defa olarak, bir milli maç!

    Heyecan eşsizdi. Halk sabırsızlanıyor, haftalardır yapılan neşriyat, münakaşalar, takımın tertip şekli ve maçın neticesi hakkındaki tahminlerle gerilmiş sinirler yaylarından fırlayacak oklara benziyorlardı.

    İşte, nihayet hakem Kratky sahaya çıktı. Onu alkışlar arasında Rumenler takip ettiler. Siyah pantolon ve göğüsleri milli armalı beyaz fanila giymişlerdi.

    Halkın yüzde 99’u ilk defa gördükleri bir yabancı milli takımını merak ve tecessüsle seyrederlerken yeni balkonun altındaki kapıdan görünen bir çiçek demeti halindeki grup stadı yerinden oynatan heyecan ve tezahürata sebep oldu: Türk milli takımı çıkıyordu!

    Hem futbolcular alkışlanıyorlardı, hem de o güzelim formaları… Beyaz pantolon ve beyaz fanilâ giymiş 11 Türk gencinin göğüslerini çevreleyen ay yıldızlı kırmızı bant, bu güzelim Türk sancağı bu bahtiyar delikanlılara ne güzel de yakışmıştı. Bu sevimli formayı, bu güzelim tabloyu ilk defa olarak görmenin mesut heyecanını halk bir türlü yenemiyor, (Yaşa; milli takım!) sesleri Taksim ufuklarını inletiyordu.

    Uzun süren merasimden sonra, yıllardır özlenen hâdise nihayet yaşanmış ve Türk milli futbol takımı ilk defa rakip bir milli takım karşısında mevki almıştı. Bu tarihi şerefe ulaşan 11 Türk genci şunlar olmuştur:

    Nedim (Altınordu )- Hasan Kâmil (kaptan. Fenerbahçe), Cafer (Fenerbahçe) – Nihat (Galatasaray), İsmet (Fenerbahçe), Feyzi (Altınordu) – Emin (Altınordu), Alâaddin (Fenerbahçe), Zeki (Fenerbahçe), Sabih (Fenerbahçe), Bedri (Fenerbahçe)

    Bu ilk maçımız, malûm olduğu üzere 2-2 beraberlikle neticelendi ve Türk milli takımının bu ilk iki golünü atmak tarihi ve ebedi şerefi de Fenerbahçeli Zeki (Sporel) e nasip oldu.

    İşte, yukarıdaki resim Türk ve Rumen milli takımlarını maçtan önce bir arada gösteriyor.

    Sağ baştaki şapkalı Rumen milli takımının meşhur kalecisi Pavlini’dir Onun sağında bizim kaleci Nedim, sonda Alâaddin, Emin, İsmet, Nihat, Sabih, Hasan Kâmil, Baron Feyzi merhum, Cafer, Zeki ve ortada çömelmiş olan da o gün ağır sakatlanmış olan Bedri’dir ki, yerine Kelle İbrahim girmişti.

    (Gelecek resim ve yazı: Türk sporunun ilk defa olarak olimpiyatlarda temsili ve 1924’de Paris’te Çekoslovakya’ya karşı çıkan futbol takımımız…)

    Rüştü Dağlaroğlu – 19 Haziran 1954 – Akşam Gazetesi

  • Spor Âlemi’nin Dördüncü Yılı

    Spor Âlemi’nin Dördüncü Yılı

    Türk spor tarihinin en müthiş dergisi unvanını 100 yıldır kimselere kaptırmayan Spor Âlemi’nin dördüncü yılı vesilesiyle (büyük ihtimalle Burhan Felek tarafından) kaleme alınan başyazısı, ağır bir üslubu olmakla birlikte, en başından beri savunduğumuz “Tarihî Devamlılık” konusunda çok önemli bir tespit içeriyor.

    Tarih 5 Eylül 1922… Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı ve Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi kurulmuş. İlki isim değiştirerek bugüne kadar geldi; ikincisi ismini aynen koruyarak bugün de yaşıyor. İşte “Tarihî Devamlılık”.

    Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


    Spor Âlemi’nin Dördüncü Yılı

    Bu nüshamızla üçüncü hayat-ı neşriyemizin sahife-i endişesini çevirip dördüncü yıla giriyoruz.

    Her yılbaşı nüshasında ufak bir muvazene-i mazi ve bir tahmin-i istikbal yapmak artık bu sene üçe baliğ olunca bir itiyat halini aldı. Mülkümüz gibi mucizeler memleketinde bir şeyi evvelden vaat etmek, ne kadar güç olduğunu bilmekle beraber şimdiye kadar her devr-i seneví nüshalarında yazdığımız tarz-ı hizmeti az çok tatbike -lehülhamd- muvaffak olduk. İlk sene-i devriyemizde dediğimiz gibi vakıa:

    “Efkâr-ı kâriîn güneşi çok bir bahar gibidir ki; onun şems-âbâd olması ne kadar güzelse bulutlu oluşu da o kadar şayan-ı arzudur.”

    Fi’l-hâl spor ve onun müteallikâtı sebebiyle kârilerin meyil ve emellerini bilmek bir gazetecinin vazifesidir. Fakat bu meyil ve emellerin hulûs ve safveti şartıyla… Spor Âlemi bu son sene-i neşrinde çirkin bir hiss-i rekabet sevkiyle oldukça ağır ithamlara maruz kaldı. Bunları def’ ve ref’ için turuk-ı kânuniyeye müracaat mecburiyetinde bile bulundu. Ancak şayan-ı şükrandır ki; ne bu hadise-i nahoş bir sporcu eseri ne de sebep bir spor meselesi idi. Geldi, geçti, demekle iktifa etsek de bunu çekememezliğe, istirkâba atfetmeden de geçemeyeceğiz.

    Evvelce de dediğimiz gibi adab-ı münazara ve münakaşayı bir tarafa bırakıp karşısındaki her türlü mikyas-ı vicdanî haricinde iftiralarda bulunanlara bir müsteskî-i ahlakî olarak bakmayı en münasip bir hareket telakki eyledik.

    Şu kadar var ki; bütün bu meselelerle sebat-ı sa’yimizin sarsılacağını tahmin edenlere karşı daha büyük bir azim ile işe sarıldık. Son senemiz, münderecatı, resimleri itibariyle yalnız Türkiye’nin değil cihanın spor hadisatı hakkında bir tarihçe teşkil eder. Alelhusus adedini her gün artırmaya çalıştığımız memalik-i garbiye muhabirlerimizle âlem-i medeniyetin spor hadisatını en seri ve hakiki tarzda kârilerimize arz eylemeyi mesai programımıza ithal eyledik. Spor Âlemi son senelerdeki âmâlinden Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın tamamen ve kâmilen teşekkülünü görmekle ne kadar mübahî ve müftehir ise Türk sporunu himaye için memleketin ayan ve eşrafından mürekkep olarak teşekkül eden ve şehzadelerimizin mazhar-ı himayesi olan Millî Olimpiyat Cemiyeti’nin teessüsünü de daha muzâaf bir şükranla karşılar.

    Spor Âlemi bugüne kadar artık muhterem kârilerce kesb-i vuzuh eden meslek ve tarz-ı neşrine zamîmeten sporun artık bir şekl-i ilmî alması mecburiyeti dolayısıyla her nüshasında bir spor şubesinin amelî ve ilmî tatbik ve idaresine dair Avrupa mütehassıslarının efkâr ve kanaatini resimleriyle nakledecek ve bununla “sporcunun şahsî kıymeti”ni artırmak gayesini hedef-i tahrir ittihaz eyleyecektir.

    Spor Alemi – 5 Eylül 1338 (1922)

  • Karanlıkta Bir Fener

    Karanlıkta Bir Fener

    Mütareke ve işgal senelerinde, başta Fenerbahçe olmak üzere İstanbul takımlarının işgalcilerle yaptığı maçların halkta uyandırdığı heyecanı “Esir Şehrin Moral Kaynağı” olarak özetliyoruz. Bu bakış açısının doğruluğuna çok kuvvetli bir kanıt, dönemin Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Başkanı (Galatasaray kurucusu) Ali Sami Yen’den geliyor. Aşağıda okuyacağınız metin, Spor Alemi dergisinin 26 Teşrinievvel 1922 tarihli sayısının başyazısı. Fenerbahçe’nin işgalde İstanbul’un Türk halkı için “Karanlıkta Bir Fener” olduğunu bundan sonra kimse inkar edemez herhalde…

    Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


    Yeni Seferberlik

    Bu hafta içinde Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı reisi Sami Bey’in riyaseti altında bir heyet İstanbul idmancılığı namına Trakya fevkalâde kumandanı Refet Paşa’yı İstanbul’a gelen ilk milli kumandan olarak tebrik etti. Bu râsimenin tafsilatı kısm-i mahsusumuzda münderiçtir. Min haysü’l-mecmü’ on dakikaya varmayan bu mübarek temasın manası ve neticesi hakkında kelimelerin şaşa-i beyanından istifadeye çalışmayarak birkaç satır yazmak isteriz.

    Hakikati söylemeliyiz. İdmancı namı alan bizler bugüne kadar ne idik? Hususi ve samimî temenni ve temennalar bertaraf edilirse memleketin hangi kuvvetinden, hangi müessesesinden, nihayet hangi resmî makamından ciddî bir istiknâh, bir teklif karşısında bulunduk. Hepimiz demiyor muyduk ki:

    “Hak-i siyeh içinde düşecek dane miyiz biz?”

    Şüphe yok ki; biz öyle ihmal edilecek dane değildik.

    Hayat-ı hakikiye-i sa’yimiz, 324 Inkılâbı’yla başladıktan sonra bugüne kadar gönüller dolusu sevgili arkadaşları siperlere gömdük. Yoksulluk, mahrumiyet, açlık, hastalık, harp, istila gördük; küsmedik. Fakat yardım namına bize hakiki bir el mi uzatıldı? “Siz de var mısınız?” diye bizi arayan mi oldu? Çok defa hizbî hislerle kimimiz bu tarafa, kimimiz öte tarafa çekilmek istendi. Bütün o maceralar içinde hâlâ Türk idmancı işini bırakmıyor, çalışıyor ve kendini topluyordu.

    Bu toplanma bittiği sırada memlekette idmancılık namına hâlâ bir vazife-i medeniye vücuduna kail kaç salahiyettar adam gösterebilirdik? En yüksek muharrirlerimize kadar bunu bize çok görenler olmadı mı idi? Tafsil etmeyelim. Acıdır. Fakat çok doğrudur. Işte bu günler geçtikçe ümidimiz kalmıyordu. Biz bu elmas toprağa ne hizmetler ettiğimizi ve edeceğimizi biliyorduk. Geçen müteaddit nüshalarımızda demiştik ki: “İdmancıların burada yaptıkları iş siperlerde çalışan arkadaşlarının hizmetinden dün değildir.”

    İşte bu sözü dün bize:

    – Çocuklar!

    Hitâb-ı samimisi ile başlayan Refet Paşa’nın gönlünden kopan nutkunda işittik ve o hakikati duyduğumuz için -neden saklayalım- mest olduk.

    Gerek Paşa’nın, gerekse ra’şe-dâr-ı teheyyüç Sami Bey’in sözleri ne kadar muhabbet cilveleri ihtiva ederse etsin iki bariz hakikati ve iki kuvvetli manayı ifade ediyordu.

    Paşa sevimli sözleriyle ve nafiz gözleriyle demek istedi ki:

    – Çocuklar! Memlekete hizmet, düşünen ellerle yapılacaktır. Siz ki sağlam adam ve istiklal-i fikr sahibi genç yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Düşünmek ve çalışmak vazife-i medeniyesiyle bundan sonraki işlerde hizmetiniz vardır.

    Sami Bey dedi ki:

    – Paşam! Biz memleketin önüne durulamayacak bir cereyanını spor için en nafi’ bir mecra olan milliyet vadisinde isâleye çalıştık. Her türlü mahrumiyet ve tazyikâta rağmen müstevli Avrupa kuvvetlerinin muntazam idmancılarını çok defa mağlup ettik. Spor da bir harb-i medenîdir. İşte o galebelerledir ki; İstanbul’un karanlıkta kalmış ahalisine heyecan-ı milli için fırsat verdik. Umarız ki; bundan sonraki memleket işlerinde sa’ylerimiz daha ziyade müsmir olsun.

    Dikkat edilmek gerektir ki; bugüne kadar gelen geçen muhtelif nev’ ve kanaati havi ricâl, hükümetler, kabineler, müessesât-i hususiye velhasıl Türkiye’nin salahiyettar makâmâtı idmancıyı sağlam bir vücut fakat sağlam bir alet telakki ediyor, ona yalnız bir kıymet-i adaliye atfettiği için hakk-ı tefekkür vermeyi düşünmüyordu. Refet Paşa bize olan hitabıyla, bir milletin fikr-i umûmísini, sağlam vücutlu adamların salim düşünceleri islah ve ikmal edeceğini ve binaenaleyh idmancıların evvelemirde adalesi değil dimağı haiz-i kıymet olduğunu anlatmıştır. Bu, Türkiye’de idmancılara verilen ilk kıymet-i fikriye ve yeni bir kanaat-i ilmiyedir. Çünkü heveskâr idmancılık dünyanın her tarafında yalnız vücutlu değil, iradeyi, muhakemeyi, ahlakı, fikr-i istiklali ve memleket kaygısını takviye için tercihen kullanılan bir gıdadır. Bunu ilk gören ve takdir eden Refet Paşa’ya memleket namına bir taraftan, idmancılık namına diğer taraftan teşekkür etmek lazıme-i kadr-şinasidir.

    Bu musíb müşahede o mülahazaya ittifak reisinin verdiği samimî cevapta idmancıların fikrî ve bedenî vatan işleri ve memleketin imar ve temdin-i mesaisi için ne derecede mütehâlik bir ataş-ı hizmet duyduğunu ifade eylemek cihetinden bir gönüllü dâsıtânî teşkil eder.

    Demokratik bir idarenin yeni esaslarını ilan eden hükümet-i milliye kuvveti halktan ve tercihen şüphe yok ki halkın da kuvvetlisinden alacaktır…

    Biz ki, kuvvetli, ahlaklı ve namusluyuz. Yeni esaslar dâhilinde başlayacak olan cidal-i medeniye her zamandan fazla bir iman-ı muvaffakiyetle hazırlanmalıyız.

    Refet Paşa’nın kısa ve veciz nutku bizi bu mütarekesiz ve daimî cidal için seferberiye davet etti. Hâlbuki biz oraya zaten gönüllü gitmiş idik. İttifak reisi bunu selîs ve beliğ kelimelerle değil, yüreğinden kopan titremelerle anlattı. Şüphe yok ki, anlattı… Çünkü Paşa’nın gözlerini sevinç yaşıyla sulanmış gördük.

    Spor Âlemi | 26 Teşrinievvel 1338 (1922)

  • Burhan Felek’in Futbol Hatıraları

    Burhan Felek’in Futbol Hatıraları

    Merhum Burhan Felek, Milliyet gazetesinde “Yaşadığımız Günler” başlığı altında anılarını yazmıştı. Bunlardan biri olan “Burhan Felek’in Futbol Hatıraları” sadece kendi kulübü Anadolu için değil, Fenerbahçe için de önemli detayları haiz.

    Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


    Spora Nasıl Başladım?

    Üsküdar’da İhsaniye mahallesi doğduğum, büyüdüğüm bir mahalledir. Havalar İhsaniye yamacının derece derece yükselişine göre yumuşaktan serte kadar giden bir gam gösterir. Biz Sultaniye sokağında hem poyraza hem lodosa bakan sırttayız.

    İhsaniye mahallesi bir bakıma Üsküdar’ın bir sınır mahallesi idi. Gerçi daha doğusunda Selimiye vardı ama burası da Üçüncü Selim’in planını Fransız mühendislere yaptırdığı ve daha ziyade Selimiye kışlasındaki zabitlerin ailelerini barındırmak için tasarladığı bir lojman mahallesi idi.

    Kuzey tarafı ise Karacaahmet mezarlığı denilen büyük servi ormanıyla çevrilmiş olduğu için, İhsaniye mahallesi, Üsküdar’ın diğer mahallelerinden farklı ve oldukça tecrit edilmiş durumda idi. Ondan dolayı bu mahalle halkının diğerlerine göre gece veya tatil günü hayatı daha mahdut imkanlarla zor doldurulabilirdi.

    Aslına bakarsanız mahallenin bir tek kahvesi vardı: Çiçekçi kahvesi. Bir tek bakkalı vardı: Çiçekçi bakkalı…

    Birbirine ve denize paralel üç uzun ve genişçe sokağı vardı. Yukarıdan denize doğru da üç yokuş inerdi. Bunların üst sokağının adı Sultaniye, ikinci sokağının adı Aziziye, alt sokağındakini hatırlamıyorum, galiba alt sokak idi.

    Birim evin hemen karşısından alt sokağa inen yokuştan Selimiye caddesine çıkan daracık ve ancak 100 metre kadar uzun bir sokak vardı. Burada Mısır çarşılı Sadık Bey, Müftü Şamlı Ahmet Efendi (kendisinden hukuk imtihanına hazırlanmak için Arapça ve vakit geçirmek için satranç öğrenmiştim), daha ileride pek güzel bir kızı ve torunları olan Mabeynci Mahir Bey otururdu. Bu küçük sokağın adı “Çiçekçi Sokağı” idi. Yani mahalle bakkalı ve mahalle kahvesi adlarını bu sokaktan almışlardı.

    Bunun sebebini bir türlü anlayamamışımdır. Evvela bu “Çiçekçi” lafı nereden geliyordu. Çünkü, gerek bakkal, gerekse kahve zamanının isim yapmış dükkanlarından idi. O devirde bazı dükkanlar bilinmeyen sebeplerle ün salmış ve halkça yeri dahi bilinmeden ismi şöhret bulmuş yerlerdi. “Çiçekli Bakkal” da (Sinekli Bakkal gibi) bunlardan biriydi. Çiçekçi Kahvesi de öyle! Bunların ne büyüğünün ne küçüğünün sattığı mal bakımından hiçbir fevkaladeliği yoktu.

    Bütün bu tafsilatı verişimin sebebi İhsaniye mahallesinde 14-15 yaşında bir çocuğun vakit geçirmek için gidebileceği bir yer olmadığını anlatmaktır. Onun için babam beni Çiçekçi kahvesine götürürdü.

    Çiçekçi kahvesi bizim eve pek yakın da değildi. En azından 100-150 metre yürümek lazımdı. Ama kahvenin hemen civarındaki evlerde oturan mahalleli erkekler boş zamanlarını hemen hemen kahvede geçirirlerdi. Bunlardan biri de sesi kısık Şadiye Hanım’ın oğlu Serasker kapusu ketebesinden Ziya Bey’di. Bu Ziya Bey kısa boylu, çabuk konuşur bir adamdı. Ziya Bey kahveye başında kalıplı bir fes, sırtında entari ve üstünde hafif bir cübbe veya ince abamsı bir şey ve ayağında potin kundura ile gelirdi. Merhum şair Talat Bey ve arkadaşları Ziya Bey’e (arkasından) “Apitintoni” adını takmışlardı.

    Bütün bunları size zamanın mahalle hayatını gözünüzün önünde mümkün olduğu kadar iyi canlandırabilmek için yazıyorum.

    Evet, Ziya Bey bir gün kahve halkına daha doğrusu bize bir haber verdi:

    “Aman efendim, Kuşdili çayırında İngilizler bir top oyunu oynuyorlar, görülecek şey! Bir Pazar gidip görelim…”

    Bu Ziya Bey’in babası kimdi, bilmem. Yalnız annesi mahallece sesi kısık Şadiye Hanım ismiyle anılan, oldukça tanınmış bir hanımdı. Karşılarında Abdi Bey’ler otururdu. Bu Abdi Bey’ler de Serasker Kapusu “Harbiye Nezareti” memurlarından idi. Kahvenin hemen ensesine düşen bir de çiçek bahçesi olan ve çiçekçilikle para kazanan Esvapçıbaşı zade Behçet Bey vardı. Mahallenin Selimiye kıyısında ise Kağıtçıbaşıların Hacı Raşit Bey ile damadı Selahattin Bey otururdu.

    Bir de “Birdirbir” dediğimiz beli bükük birinin üstünden atlamak oyunu vardı. Bunların az çok sportif kıymeti olduğu inkar edilemez. Bu arada birkaç kişinin üstünden atlamadan ibaret “uzun eşek” ismindeki oyun zorluğu bakımından her zaman oynanmazdı. Ne kalıyordu? Kaydırak. Muayyen bir hedefe yassı bir taşla vurmak…

    E… Bunlar 15 yaşından sonraki gençliği pek tatmin edecek şeyler değildi. Onun için o devirlerdeki gençlik oyunsuzluk yüzünden karakter ve meyline, ailesinin kendine karşı olan kaydlanma derecesine göre kahve peykelerine, tulumbacı koğuşlarına veya meyhane köşelerine düşer, yahut eve kapanıp abdallaşırdı. Çiçekçi kahvesinde konuşan sesi kısık Şadiye Hanım’ın oğlu Apitintoni Ziya Bey beni bu akıbetten kurtardı.

    Haberi aldığımızın ertesi Pazarı babamla beraber Kuşdili’ne gittik ki bir kıyamet! Yani o zamana göre birkaç bin kişi var…

    Kuşdili çayırı (adı üstünde) açık bir çayırdı. Ne duhuliye var, ne bilet. Yalnız halkın oyun sahasına girmemesi için futbol sahası ölçülerinden ikişer metre kadar geniş köşelere yuvaları evvelden hazırlanmış demir kazıklara gerilen çelik halat tel gerilmiştir.

    İlk oyun Moda kulübü ile Kadıköy kulübü arasında imiş. Modalılar içinde sonradan Fenerbahçe kulübünde şöhret bulan Bahriyeli Fuat Bey vardı. Fuat Bey galiba sol açık oynardı. Sahanın dört bir tarafını halk sarmıştı. Daha iyi seyretmek için açık fayton arabası tutup üstünde oyun seyredenler de vardı. Bu futbolu ilk görüşümdür. Tarihi 1906’ya düşer. O günden bugüne futbol ve onun bahanesiyle spora ömrümün 66 yılını verdim.

    1907’de Üsküdar’da bir kısım gençler, Nafia Nezareti ketebesinden Şucauddin Bey adından oldukça müstebit birinin başkanlığı altında hala üçüncü kümede oynayan Anadolu kulübünü kurduk. Kurucular arasında Kaptan Paşa camii imamı huzur hocalarından ve sonradan Sinop sürgünlerinden meşhur Hafız Nazif Efendi’nin oğulları Hafız Nasuhi, Hafiz Macit, onların akrabalarından Telgrafçı Atıf, Rıza Suneri Sadullah, Selahattin, daha hatırlayamadığım kimseler vardı

    Ne var ki biz yani Türkler uzun müddet Pazar günleri oynayan Kadıköy, Moda, Barham, Strugglers (İngiliz sefareti gemisi mürettebatı) takımlarının kurdukları Pazar Ligi’ne giremedik. Ama Galatasaray ve Fenerbahçe ile Progre (daha sonraki Altınordu) takımı girdi. Zaten biz Pazarları oyun oynayamazdık. Memleketin resmi tatili Cuma günü idi.

    Oyunlarımızı ekseri tek kale halinde İbrahim Ağa çayırında yapardık. Bir gece bizim evdeki toplantıyı polis bastı. Durumumuzu anlattık. Hemen cemiyetler kanununa göre kendimizi “nizami”leştirmemizi emrettiler. 1907’de kurulmuş olan “Anadolu” kulübü resmi tescil tarihi olan 1908’de kurulmuş göründü.

    Bir müddet sonra bizim gibi semtlerdeki bazı Türk takımlarını bir araya getirip Cuma Ligi’ni kurduk. Bu ligde ilk önce sekiz takım vardı. Bazılarını hatırlarım: Anadolu, Süleymaniye, İdman Yurdu, Şehremini, Türkgücü, Vefa gibi.

    1914 Harbi’nden sonra Cuma Ligi ve Pazar Ligi birleşti ve birinci, ikinci futbol ligleri kuruldu. Bunların hepsi amatördü. Bu ligde de Fenerbahçe ve Galatasaray hep başta gitti.

    Kabul etmek lazımdır ki Pazar Ligi bizden kuvvetli idi. Anadolu kulübü bir ara Fenerbahçe ile birleşti. Sait Selahattin falan o sıralarda takıma yeni giriyorlardı. Sonra tekrar ayrıldım.

    Ben takımda yer almak suretiyle futbola 17 yaşında başladım. Sol haf oynadım. 29 yaşımda 12 sene oyundan sonra kestim. İyi bir oyuncu olamadım ama Anadolu kulübünün kuruluşundan itibaren idarecilikte vazife aldım.

    1918 yıllarında kulübün reisi idim. Sonradan işlerimizle kulübün işlerini telif etmek mümkün olamadı. 1923’de Ali Sami, Yusuf Ziya merhumlarla Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nı kurduk. Bu Türkiye’nin ilk amatör ve esaslı spor kuruluşudur.

    1906 tarihlerinde Çiçekçi kahvesinde sesi kısık Şadiye Hanım’ın oğlu Ziya Bey’in teşvikiyle bende başlayan spor merakı bugün Türkiye Olimpiyat Komitesi Başkanlığını yüklenmeye ve ona gelinceye kadar ne tehlikeli ve pürüzlü işlere, mihnetlere katlanmaya yetti de arttı bile…

    Çünkü 66 yıllık spor hayatımızın süt limanlık geçmediğini söylemem lazım. Az kalsın unutuyordum. Gene bu merak saikasiyle 1908 tarihinde Üsküdar’da “Futbol” adında bir spor mecmuası çıkardıktı. Dört nüsha yayınlanabildi. Paramız bitti, kapadık. Bu Türkiye’de çıkan ilk spor mecmuasıdır.

    Burhan Felek

  • İhtiyar Dayılar

    İhtiyar Dayılar

    Arşivde gezerken “Con” Kemal Onan‘ın “İhtiyar Dayılar” diye birilerinden bahsettiği bir yazıya denk geldik. Kim bilir, 1942 yılı başında hangi kulüpte ne oldu ki meşhur kulüpçümüz böyle bir yazı kaleme aldı? “İnşallah sebebini de öğreniriz” dediğimiz metinde, Galip Kulaksızoğlu‘nu bir kez daha minnet ve saygıyla anmak için bir iki paragraf buluyoruz. Nur içinde yatsın.

    Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


    Kulüp Bir Aile Yuvasıdır

    Spor işleri üzerinde konuşurken kulüplerimizin vaziyetini ön planda tutmak icap eder. Çünkü, Maarif’in temelini nasıl mektepler teşkil ederse, spor teşkilatının temeli de kulüplerdir. Fakat bir teşkilat adamı da “Kulüpler ne imiş? “derse ona da Maarif Nazırı Haşim Paşa’nın “Şu mektepler olmasa idi, maarifi ne güzel idare ederdim” dediği hikayeyi hatırlatabiliriz.

    Teşkilat bugüne kadar bin bir istihale geçirdi. İdman Cemiyetleri’nin teşekkülünden sonra, Türk Spor Kurumu’na inkılap etti. Ve daha sonra da bugünkü şeklini aldı. Fakat yine Fenerbahçe’yi o Fenerbahçe, Galatasaray’ı o Galatasaray, Beşiktaş’ı o Beşiktaş olarak görüyoruz.

    Görülüyor ki teşkilatın vaziyeti arızidir. Fakat esas yine kulüplerdir.

    Gençliğe hizmet gayesiyle kulüpler, kurucuları ve oraya dahil olanların bir aile yuvasıdır. Onun içindir ki o yuvanın da bir aile ocağı gibi idamesine çalışmak o yuvayı teşkil edenler için bir his meselesi, bir vazifedir.

    Bir ailenin büyüğü nasıl sırtındaki yükü ölünceye kadar taşımak mecburiyetinde ise bir kulüp kurucusunun, bir idarecinin de son nefesine kadar mücadele etmesi, çalışması bir mecburiyettir. Aksi takdirde o vazifesini yapmamış addedilir.

    Müşfik bir baba hiçbir suretle kendi kurduğu yuvayı sonradan olmalara, sonradan olmaların da bir dayıya teslim etmesine razı olamaz. Gavura kızıp oruç bozmak kabilinden bir hareketle terk edip ocağının sönmesine meydan veremez.

    Gözlerimiz önünde merhum Galipler, Şerefler canlanmalıdır.

    Galip’in kulübü için yaptığı fedakarlıkları unutamayız. Onun hayatın pahasına çalışmasını değil yalnız Fenerbahçeliler, bütün spor efkarı umumiyesi pek yakından bilirler.

    Hiç unutmam, merhum Galip kulübünün sembolü olan Zeki’ye bile bir gün:

    “İsteyen istediği yere gitsin. Bu kulübü biz kurduk. Bir tek kişi kalıncaya kadar çalışacağız. Yine kilidini biz vurup öyle buradan çıkarız” diye söylenip duruyordu.

    Galip senelerce didindi. Fenerbahçe Stadı’nın otlarını elleriyle tırnaklarıyla yoldu. Bir abide şeklinde yükselmesinde başlıca amil oldu. Nihayet hayata gözlerini Fenerbahçe diye diye kapadı.

    Şeref de kulübü için bir Galipti. Yıllarca tek başına hem kulüp dahilinde, hem haricinde mücadele etti. Bin bir müşkülata göğüs gerdi. O da gözlerini Beşiktaş diyerek hayata yumdu.

    Bir kulüp idarecisinin muvaffak olabilmesi için, her şeyden evvel mücadele kabiliyeti olması lazımdır.

    Bir tek kişi dahi kalsa, kongre dalaverelerine göğüs germesi, kulübünün idaresiz ellere geçmesine mani olması için mücadeleyi her ne pahasına oluşa olsun bırakmaması şarttır.

    Bir kulüp idarecisinin, gecesini gündüzüne katarak maddi manevi fedakarlıklarla yükselttiği kulübünün idaresiz ellere geçtiğini, idareyi ele alanların da işi ihtiyar dayılara bıraktığını, fena neticeler, sahadaki uygunsuz hareketlerle halk üzerinde sempatinin kaybolduğunu, sevginin bir zamanlar omuzlar üzerinde taşındıkları sahanın içine gömüldüğünü görmesi o idareci için ne büyük bir acıdır.

    Evvela ne halini varsa görün diyen herhangi bir idareci hiç şüphe yok ki bu gibi haller karşısında:

    “Ben bu işin böyle olacağını bilseydim. Yangın var diye bırakıp kaçtığım kulübü ateşle yakardım da çekilmezdim. Böyle ellere bırakmazdım” diyebilir. Fakat ne çare ki iş işten geçer. Kulüp zarar görür.

    Bir binayı yapmak güç, yıkmak kolay olduğu gibi, bir kulübü kurmak ve yükseltmek çok güç fakat yıkması pek kolaydır. Kaldı ki onun yıkılmasına meydan verilmemelidir.

    Kulübünü seven bir idarecinin de yıkılmaya doğru gittiği azabını duymaması için de çoluk çocuk elinde her gün dünden daha fena bir vaziyete düşmesine mani olmak yolunda bir hareket yapmakta tereddüt etmemesi lazım gelir.

    “Con” Kemal Onan | 8 Mart 1942  – Vatan Gazetesi

  • Gazi’nin Spor Manifestosu

    Gazi’nin Spor Manifestosu

    30 Eylül 1926 tarihinde Ankara’da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı ziyarete giden Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Heyeti, Atatürk‘ün müthiş konuşmasını dinlemiş… Sizi, “Gazi’nin Spor Manifestosu” denebilecek bu mükemmel metinle baş başa bırakalım… Keyifli okumalar…

    Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


    Gazi Hazretlerinin Sporculara Nutku

    Ankara, 30 (A.A.) – Spor kongresi namına Reis-i Cumhur Hazretlerine arz-ı tazimata memur edilen heyet-i mahsusa bugün saat on beşte Çankaya’da müşarünileyh hazretleri tarafından kabul buyurulmuştur. Maarif Vekili Necati Beyefendi hazretleri maksad-ı ziyareti bütün Türk gençliğini temsil eden kongre azası namına arz-ı tazimat etmek olduğunu beyan eyledi.

    Gazi Paşa Hazretleri Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı teşkilatının nerelere kadar teşmil edilebildiğini sormuşlardır. Merkez-i Umumi namına Ali Sami Bey şimendifer uğrağı ve sahil vilayetlerden birçoğunun mıntıka teşkilatı olduğunu, dâhilde ve Şark vilayetlerinde vesait-i nakliye fıkdanı yüzünden teşkilatın taazzuv edemediğini, yalnız Sivas’ta bir teşekkül vücuda gelmek üzere olduğunu arz etti. Kongrece sporculuğun ırk meselesi, memleket ve müdafaa-i vatan meselesi olduğu kanaatiyle çalışıldığını, bir senelik mesai tetkik edilirse eski ve yeni zihniyet farkının spora ve sporculuğa karşı bir engel olarak dikildiğini, bu zihniyet farkının İstanbul’da cemiyet-i umumiye-i belediyede bir azayı sporcuları tulumbacılara teşbih gibi fena bir ifadede bulunduracak kadar derin olduğunu ve mali müşkülatın da bazı işleri yapmaya mani bulunduğunu izah eyledi.

    Reisicumhur Hazretleri bu izahatı hususi bir alaka ile dinlemişler ve murahhasları sükûn ve sürur içinde bırakan atideki beyanatta bulunmuşlardır:


    “Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın senelik kongresini akdeden heyet-i muhteremeyi huzuruyla şerefyab olduğum güzide heyetinizi de hürmet ve muhabbetle selamlarım. Son sene zarfındaki dâhili ve harici mesainizi dikkatle ve büyük alaka ile takip ettim. Bugünlerde de kongreniz müzakeratını takip ediyorum.

    Efendiler, şikâyet ettiğiniz, hatta müteessir olduğunuz bir takım hususat ve esbab mevcut olmakla beraber ben himmetinizin netayicini şayan-ı memnuniyet ve tebrik buluyorum. Şahsen müteselliyim. Çünkü spor hayatında memleketçe, milletçe, hükümetçe, başlanılmış ciddi, şuurlu mesai tarihi çok yenidir.

    Filhakika bütün dünya milletlerinin bu hususta sarf ettikleri derin vakit, büyük zahmet ve çok uzun müddet nazar-ı teemmüle alınırsa memleketimizde bu mühim işin deruhte edildiğinden bugüne kadar geçen zaman çok değildir.

    Tekrar ederim: Memleketimizde spor hayatında ciddi ve şuurlu mesainin sarfına başlanalı çok değildir. Buna rağmen bugün elde edebildiğimiz neticelerin asla ye’s-aver olmaması lüzumuna kani bulunuyorum.

    Efendiler, mütemadi ve mütevali mesainiz esnasında iktiham çaresini bulamadığınız barikatlar karşısında kaldığınızı biliyorum. Bilhassa çok müşteki olduğunuz ve önünde elem ve teessür duyduğunuz mânianın mali cihet olduğu tebarüz ediyor. Sizin çok hassas olduğunuzu anladığım bu mânia karşısında benim size yegâne söyleyeceğim söz şudur:

    Bu noktada asla füturlu olmayınız! Bu sözümün sizi teselli ve sadece teşvik için söylenmiş bir söz oluğunu telakki etmeyeceğinize eminim. Benim emniyetimin sizde de tahassülünü temin için arzu ederseniz bazı izahatta bulunayım:

    Efendiler, senelerce evvel bu memleket, bu güzel, kıymetli millet büyük bir felaketin içinde bırakılmıştı. Ben memleket ve milleti düştüğü felaketten çıkarabileceğim kanaatiyle Anadolu’ya geçtiğim ve maksadın icap ettirdiği teşebbüsata giriştiğim zaman cebimde de elimde de beş para bulunmadığını beyan edebilirim.

    Fakat parasızlık benim milletle beraber atmaya muvaffak olduğum hedefe müteveccih adımları tevkife değil, zerre kadar tenkise dahi sebep teşkil edememiştir. Yürüdük, muvaffak olduk. Yürüdükçe, muvaffak oldukça maddi müşkülat ve mevâni kendiliğinden hallolundu.

    Efendiler, Ankara’da mukaddes topraklarımızı her taraftan sarsan ve fiilen işgal etmiş düşman ordularını bu mukaddes topraklardan atmak imkânından bahsettiğim zaman bana en şuurlu, dûr-endîş oldukları iddia olunan zevat bütün bu teşebbüsatın paraya mütevakkıf olduğundan bahsettiler. Ve “Ne kadar para vardır?” veya “Nereden para bulabilirsin?” gibi sualler tevcih ediyorlardı. Benim verdiğim cevap şu idi:

    “Türk milleti kendi hayat ve selametine müteveccih olduğuna kanaat edeceği teşebbüsatı başarabilecek kadar servete maliktir. Ve teşebbüsün ciddiyetine kanaati halinde onun istilzam ettiği kadar servet menbaı müteşebbislerin emrine amade kılar.”

    Efendiler, bu dediklerim sözden fiile geçmiş hakikatler değil midir?

    Efendiler, bu noktada şunu da ilave edelim ki bir gün Ankara’da ilk milli hükümet teşekkül ettiği zaman etrafın servetinden bahsetmeyeceğim. Fakat o hükümeti teşkil eden ricalin dahi bana “Hükümet teşekkül etti. Fakat idare-i devlet ve hükümet için nereden para alacağız?” dediklerini hatırlarım. Verdiğim cevap çok sade olmuştu:

    “Mesainiz devleti milleti istihlasa matuf olunca ve bu hedef ve mesainiz büyük Türk milletince malum olunca sualiniz tekerrür etmeyecektir. Türk milleti kendisi için kendi ati ve selameti için çalışan müteşebbisleri ve heyetleri müşkülat karşısında bırakmayacak kadar yüksek vatanperverlik ve yüksek şeref hissiyatıyla mütehalliddir efendiler”

    Aradan yedi sene geçtikten sonra bugün Türk milletinin içinde bulunduğu vaziyet ve temas ettiği hudud-u medeniyet mucib-i memnuniyet değil midir?

    Henüz iddia etmiyorum ki memleket bütün menabi-i serveti inkişaf etmiş ve milleti layık olduğu saadetin refaha isal için hükümet-i cumhuriyenin yed-i istifadesine geçmiştir. Fakat bugüne kadar olduğu gibi teşebbüsat-ı milliyemizde iman ile muvaffakiyet ve iman ile azimkârane yürüyecek olursak ki yürüyeceğiz, bu son işaret ettiğim nokta-i muvaffakiyet ve hatta tamamen mütehallid olacaktır.

    Binaenaleyh efendiler, sizin içinde bulunduğunuz mesai ve teşebbüsatınızın hedefi milletin hayati bir meselesini, ırkı bir meselesini, medeni bir meselesini hale matuf bulundukça önünde mütereddit durduğunuz maddi manianın kendiliğinden mütereffi! olacağına ve bunun önüne çıkan müşkülatın kendinden hallolunacağına şüpheniz kalmasın.

    Efendiler, cihanda spor hayatı, spor âlemi mühimdir. Bunu siz mütehassıslara izahtan müstağniyim. Bu kadar mühim olan spor hayatı bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir. Irkın ıslah ve küşayişi meselesidir, ıstıfâsı meselesidir. Ve hatta biraz da medeniyet meselesidir.

    Ben bu noktaları size ayrı ayrı izah etmek istemiyorum. Çünkü siz esasen meşgulsünüz. Yalnız ben millette, evlad-ı memlekette sporculuğun nazarımda ne kadar mühim olduğunu izah için şunu diyebilirim ki: Mukaddes vatanı, Türk milletinin yüksek şeref ve menfaatini müdafaa eden ordudur. Bundan daha mühim, daha ali bir istinat mutasavver midir? Bahusus bugünkü cumhuriyet ordusundan bahsolunurken bundan daha ali bir kuvvet mutasavver midir?

    İşte bu kıymetli, bu yüksek, bu ali kuvvetin huzurunda size hitaben diyorum ki:

    Bütün milleti ve bütün memleket evlatlarını sportmen yapmak için sarf olunan mesainin ehemmiyet ve kutsiyeti aynı derecede kıymetli ve mühimdir ve şerefli ordumuza kıymetli bir menba teşkil edebilmek nokta-i nazarından kahraman ordumuzca da en ali hissiyat ile takdir, takdis ve himaye olunmaya şayan olan bir menba kutsiyetini ihraz eder.

    Efendiler hükümet-i cumhuriyemiz ve muhterem Türkiye Büyük Millet Meclisi millet için esaslı ve hayati olduğuna şüphe etmediği meselede kendilerine terettüb eden vazifeleri yapacaklardır. Buna bittabi asla şüphe etmeyiniz. Fakat efendiler, çok ali bir işin müteşebbisi bulunan muhataplarıma açık kati söyleyeyim ki muvaffak olmak için her tülü muavenetten ziyade bütün milletçe sporun mahiyeti ve kıymeti anlaşılmak ve ona kalpten muhabbet etmek, onu vatani vazife telakki etmek lazımdır.

    İşte sizin omuzlarınızdaki ağır yüklerden biri bu hakikati tecelli ettirmek olmalıdır. Gerçi vatanda köylülerimiz, köy çocukları, denilebilir ki, bütün hayatlarını tarlalarda, meralarda, ormanlarda harekât ve mesai-i bedeniye içinde geçirirler. Fakat usulü dairesinde ilim ve fen dairesinde olmadığı için gayenin talep ettiği neticeye intizar olunamaz.

    Efendiler, Türk ırkında mazinin meşum ve menfi izleri kalmıştır. Bunun esbab-ı tarihiyesini başka vesilelerle çok kere izah ettim. Tekrar etmeyeceğim. Yalnız görüyorsunuz ki tarihlerde cihanlar hakimi olmuş koskoca Türk milletine bugünkü neslimiz varis olduğu zamanda bu koca milleti biraz zayıf, biraz hasta ve biraz cılız bulmuştuk.

    Efendiler, gürbüz ve yavuz evlatlar isterim. Bunları yetiştirmek tedbirlerini ve mesuliyetini üzerinize almış adamlarsınız. Bu neticeyi görmezsem hakkınızdaki muhabbetim, itimadım ancak o zaman zail olur. Fakat sizin kadar vatanperver insanların bunda tekâsül edeceğine ihtimal verilebilir mi?

    Efendiler: Siz şimdiye kadar bence muvaffaksınız. Bu tarzda, azimle, fedakarlıkla, yürümeye devam ettikçe behemehâl muvaffak olacağınızı şimdiden size tebşir ederim.

    Saha-i muvaffakiyatınızın yalnız sizin mesainizle netîcepezîr olacağını zaten kabul edememek vaziyetinde bulunduğunuzu bana samimi olarak söylediniz. Bunda tamamen hakkınızı teslim ettikten sonra size diyorum ki sizin muvaffakiyetinizle millet muvaffakiyetini ilan edecektir. Fakat buna şunu kayd-ı ilave ediyorum ki hatırınızda kalsın: Bir heyet-i içtimaiye, yalnız spor tebdil-i renk ve kuvvet edemez. Orada hâkim olan sıhhi, içtimai, medeni, birçok esbab ve şeraitin teminine matuf teşebbüs ve tedbirler tatbik olunmak lazımdır ki bu olunmaktadır. Siz bu cereyanda dikkat ve tetkikinizi daima hassas bulundurarak memleketin her köşesinde bütün bu tedabire muvazi yürütebileceğiniz spor mesailinde muvaffakiyet teminini arayacaksınız.

    Ben şüphe etmem ki işaret ettiğim bu dikkate ehemmiyet vereceksiniz ve behemehâl bu sayede Türk sporculuğu beynelmilel sahnede layık olduğu mevkii ihraz edecektir. O zaman çok yukarıda işaret ettiğim gibi Türk sporculuğu memleket ve millet hayatında müessir olduğu kadar biraz da medeni ve belki de benim tahminimden fazla bir şiar-ı medeniyet olacaktır.

    Efendiler, heyet aliyenize tekrar bana bu sözleri söylemeye vesile verdiğinizden dolayı teşekkür ederim.

    Sizi bana gönderen hassas insanlardan mürekkep gençlik cevvaliyetiyle vatan ve milliyet aşkıyla hal-i feveranda bulunan kongrenize teşekkür ederim. Sizi avdet ederken Türkiye İdman Cemiyetleri İttihadı’nın teşkiline badi bütün insanların güzel niyetlerine ve baria muvaffakiyetlerine müteşekkir olarak selamlarım.

    Sözlerimde işaret ettiğim ciddi muvaffakiyatı bana, hükümet-i cumhuriye ve cumhuriyetin sahib-i aslisi ve murakıbı olan büyük Türk milletine fiilen gösterebileceğiniz zamana büyük Türk milletine namına muntazır olduğum sözlerini son sözlerim olarak söylerim.

    Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal


    Gazi'nin Spor Manifestosu
  • Kaptan

    Kaptan

    Fenerbahçe’nin efsane golcüsü Zeki Rıza Sporel‘in vefatından sonra Burhan Felek‘in kaleme aldığı “Kaptan” yazısıyla sizleri baş başa bırakıyoruz. Burhan Felek merhumun, Türk spor tarihinin en kıdemli isimlerinden biri olduğu (ve Fenerbahçe’ye pek de sempatiyle bakmadığı) gerçeğiyle birlikte okununca daha da anlamlı hale gelen bir yazı…

    Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


    Kaptan

    Zeki Rıza’yı kaybettik. Bu kaybettik sözü bir teşrifat sözü değildir; çünkü Zeki Rıza gerçekten yeri doldurulmaz, bir amatör sporcu idi.

    Zeki Rıza için bir yakınma yazısı yazacaklar çok olabilir… Ama bu çocuğu benim kadar yakından tanımış spor idarecilerinden pek azı hayatta olduğu için bu satırları yazmak benim için kaçınılmaz kutsal bir vazife oldu.

    Zeki Rıza her şeyden evvel temiz ve şuurlu bir sporcu idi. Gün geldi ki Zeki Rıza, Fenerbahçe’nin sembolü oldu ve sembol olarak öldü. Çünkü Zeki Rıza gibi emsalsiz amatör bir futbolcunun başladığı kulüpte ölmesi iki taraf için de nadir bir mazhariyettir.

    Fenerbahçe’nin bu olayı sahalarda veya timlerini hülasa bir tesis veya zümresine onun adını vererek ebedileştirmesi, onun ruhunu olduğu kadar Türk sporculuğunu da şad edecektir.

    Ben Zeki’yi Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’ndan evvel tanırım. Cumhuriyet’ten de evvel tanırım. Kuleli Mektebi’nden sonra Askeri Baytar Mektebi’ne girdi. Bu mektep Türk futboluna Zeki’den başka Bekir’i, K.Mahmut’u ve daha şimdi adlarını toparlayamayacağım kıymetleri yetiştirdi.

    Zeki’nin futbol hayatı bir zafernamedir. Onu bizim gibi yıllarca seyretmiş olanlar sol ayağına iyi gelmiş bir topun kaleye girmemesine imkan olmadığına göre göre inanmışlardır.

    Ben Zeki’yi 1924’de Paris Olimpiyatı’na götürdüm. Dünya çapında ilk beynelmilel futbol maçımızı burada yaptık. Çeklerle yaptığımız bu maçın birinci devresinde üç gol yedik. Perişan olduk. İkinci devrede Zeki’nin verdiği bir pası Bekir gole çevirdi. Maçın bitmesine yarım dakika kala kazandığımız bir penaltıyı da yine Bekir filelere gönderince sahadan 5-2 ayrılmıştık. Bu neticede Zeki’nin payı büyüktü.

    Zeki’nin her maçta bir golü mutlaka vardı. Zeki futbolu yorulmadan oynayan nadir teknik oyunculardan idi. Zeki’nin ayağından top almak pek güçtü. Türkiye’de Zeki’den üstün oyuncular görülmüştü. Fakat takım kaptanlığı ve oyun idaresi bakımından Zeki emsalsiz idi.

    Klasik oyunu ile Zeki, Türk futbolunda ekol yapmış bir numaralı kaptandı. Zaten sağlığında dostları ve arkadaşları onu “Kaptan” diye çağırırlardı. Biz de bu yazımızda onu öyle andık.

    Zeki, spor hayatının olduğu kadar iş ve aile hayatını da başarı ile tanzim etmesini bilmişti. Acı ve amansız ve fakat yegane şaşmaz hakikat olan ölüm bu hayatı durdurdu. Ve onu sarılı olduğu sevgi ve saygılarla tarihe aktardı.

    Türk sporları için Zeki bir numunedir. Allah rahmet eyleye…

    Burhan Felek | 4 Kasım 1969 – Milliyet Gazetesi

  • 1936 Berlin Olimpiyatları

    1936 Berlin Olimpiyatları

    Geçende birileri Twitter’da “Türk milli futbol takımı 1936 Berlin olimpiyatları esnasında Nazi selamı veriyor” altyazısıyla bir fotoğraf paylaştı. Türklere “Nazi” atfı yapmayı pek seven (veya bunu çok da sakıncalı görmeyen) başka birileri de üzerine atladılar ve yayıldıkça yayıldı.

    Mikrofonu orada olan birine, Burhan Felek‘e bırakalım ve işin doğrusunu öğrenelim. Keyifli okumalar…

    Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


    1936 Berlin Olimpiyatları

    Bu yazımda size sporculuk hayatımın en dramatik safhalarını hikâye edeceğim. Ben yazarken hâlâ isyan ediyorum, siz okurken ne hissedersiniz? Bilemem.

    1936 seneleri başlarında Ankara’da toplanan bir “Türk Spor Kurumu” kongresinde bugünkü devletçilik durumunun ilk adımı olarak spor teşkilâtını Halk Partisi’ne kattılar. Frenkçe “Incorporé” ettiler. Böylece en ziyade beni çekemeyen Ankaralı dost ve arkadaşlarımca yüreğim yaralandı. Hemen hemen diğer arkadaşlarımın hepsi Türk Spor Kurumu’ndakı yerlerini muhafaza ettiler, ben seçilemedim.

    Unutmadan söyleyeyim. “Türkiye İdman Cemiyeti İttifakı” ismini de “Türk Spor Kurumu” olarak bu kongrede değiştirdiler. Böylece her şey, benim rakip dostlarımın istedikleri şekilde gelişti. Hatta bu zatlar, bilmem ne nam ile bu amatör teşkilâttaki vazifelerinden dolayı kendilerine aylık bile bağlattılar.

    Ben 1936 olimpiyatlarına sadece gazeteci olarak ve kendi paramla gittim. Sanırım Tan gazetesi namına gittim. Patronlarından biri merhum Halil Lütfü Bey’di. Ömer Besim merhum da galiba Cumhuriyet adına gazeteci olarak gelmişti. Neyse, ben Berlin Olimpiyatları’nda gazeteci olarak itibar gördüm. Gerçi Milli Olimpiyat Komitesi umumî katipliğine CHP’ce tayin edilmiş olan arkadaşımız bana gazeteci kartı vermek istemedi ama sonradan razı olmuştu.

    Berlin Olimpiyatları, Hitler için Alman ırkının üstünlüğünü ispat maksadı ile tertip edilmiş muazzam bir gösteriydi. Şimdiye kadar 6 olimpiyatta bulundum. Hiç biri 1936 Berlin Olimpiyatları’nın intizam ve azametine erişemez. Belki, sportif neticeler bakımından, müsabaka ve ölçü âletleri, stilleri bakımından daha sonra teknik ilerlemeler oldu ama 110 bin kişinin bir asker gibi muntazam şekilde birleştirildiği bu derece saat gibi işleyen olimpiyata rastlayamadım. Hitler bu olimpiyatlarda büyük hayal kırıklığına uğradı. Düşman olduğu renkli insanlar, yani Zenciler aslan gibi güzel ve kabiliyetli. Alman gençlerini mağlûp ettiler. Bunların başında meşhur sürat koşucusu ve uzun atlayıcı Amerikalı siyahi Owens gelir.

    Gazeteci olarak bizim yerimiz Hitler’in locasının tam arkasındaydı ve olduğumuz yerden Hitler’in bütün harekâtını görebiliyordum. Bir kere bu adama şundan dolayı kızdım: Bildiğiniz gibi olimpiyatları devlet başkanları açar. Beynelmilel olimpiyat komitesi başkanı da yanında bulunur. O zaman bu komitenin başkanı, sanırım Fransız asilzadelerinden Kont Baillot Latour adında bir zattı. Hitler stadyuma bu zatın refakatinde, fakat ayağında çizme, sırtında SS general kılığıyla girdi. Girer girmez önce Alman marşı, sonra adı “Hors Wessel” olan Nazi marşı çalındı. Herkes bu marşları sağ elleri Nazi selamı gibi ileri uzanmış olarak dinledi. Yalnız Türkler ellerini kaldırmadı. Oraya giderken hükümet, Nazi selamı yapmamamızı bizlere sıkı sıkıya tembih etmişti. Almanlar buna belki içerlemişlerdir ama ses çıkaramadılar.

    Müsabakalar hakikatte, Almanlar’la Amerikalılar arasında bir mücadeleydi. Çok kıymetli Alman atletleri vardı. Fakat Amerikalılar da kuvvetliydiler. Ben bu olimpiyatlardan iki müsabakayı hiç unutamam. Birisi uzun atlamaydı. Elene elene finale bir Alman genci ile bir de Amerikalı zenci Owens kalmışlardı. Herkes üç defa atlar ya. Alman üçüncü atlayışında 7.90 metrenin üstünde bir atlayış yaptı. Bu mesafe o gün için fevkalâdeydi. Stadyum kalktı kalktı oturdu Sıra zenciye geldi. Sevimli arap hız alma sahasının başında, namazda rükûa varır gibi ellerini dizine dayayıp koşacağı piste bir baktı, ondan sonra ok gibi fırladı. Atlamayı muntazam yaptı. Ne kadar atladığına bakmadan, Alman rakibinin elini sıktı, çekildi. Hâlâ hatırımdadır 8 metre 3 santim atlamış ve Alman’ı geçmişti. Stadyum alkışlamadı desem yanlış söylemiş olurum. Alman olmayanlar, belki de Almanlar bu siyah adamı alkışladılar.

    İkinci unutamadığım şey, Almanlar’ın 4×100 kız takımının uğradığı felâket olmuştu. Gerçekten bu takım dünya çapında hazırlanmış ve bu müsabakayı kazanması kuvvetle muhtemel bir takımdı. Yarış başladı, Almanlar yarışı Amerikalı kızların önünde götürüyorlardı. Bayrak değişmesinde fevkalâde muntazam bayan Alman takımının üçüncü kızı sol eliyle kendinden evvel koşan arkadaşından aldığı bayrağı sağ eline geçirirken yere düşüvermez mi? Kız düşen bayrağı eğilip aldı, ama Amerikalılar geçip gittiler. Bu kız orada intihar etmediyse hayatından büyük kısmını harcayacak kadar üzüldü, saçlarını yoldu, ağladı. Alıp içeri götürdüler.

    Berlin’den döndük. Ben gazeteci olarak rahatça olan biteni yazabiliyordum. İşin acayip tarafı, bu olimpiyatlara iştirak eden “Türk Spor Kurumu” mensuplarının falsolarını, bazı yakışıksız hareketlerini, bu kurumun ikinci başkanı merhum Necati Bey’in ya eniştesi, ya kayınbiraderi olan Bayezit mebusu Halit Bey bana bildiriyordu. Bu neşriyat bana pahalıya patladı. Bilmiyorum hangi sebep ve salahiyetle beni Türk spor camiasından tardettiler. Ne acayip şey değil mi? Benim Türklüğümü kimse elimden alamaz, sporculuğumu da inkâr edemezdi. Buna rağmen Türk spor camiası denilen mevhum zümreden ben kovuldum.

    Bu kararı bana rahmetli Adnan Menderes, imzasıyla bildirmişti. İtiraz ettim. Bunun manası nedir diye o zaman Yüksek Haysiyet Divanı reisi ve Eskişehir mebusu Atıf Bey’e mektuplar yazdım. Hiçbiri ne yapılanı, ne yapılacağını biliyordu. O devir, kına gecesi gibi dostların yiyip-içip eğlendiği’ bir kapalı devir olarak geçti. Bu ebedî boykot Beden Terbiyesi Kanunu çıkıp da, ilk umum müdür merhum Cemil Taner Paşa beni İstişare Heyeti’ne alıncaya kadar devam etti. Sonradan bunu neden yaptığını merhum Adnan Bey’e sorduğum zaman bana, “Biz seni o zaman iyi tanımıyorduk” diye cevap vermişti. ‘ Unutmayalım ki, bu boykot benim için tek menkûpluk olmadı. Merhum Tevfik İleri Bey zamanında da beni tekrar boykot edip spor camiasından kovdular. Ben kendilerini affettim. Cümlesine rahmet olsun!

    Burhan Felek | Taha Toros Arşivi (1936 Berlin Olimpiyatları)

  • Eski Caddebostanı ve Suadiye

    Eski Caddebostanı ve Suadiye

    Sermet Muhtar Alus‘un muhteşem üslubuyla kaleme aldığı eski Caddebostanı ve Suadiye yazısı, size “Nereden nereye?” dedirtecek… Keyifli okumalar…

    Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


    Masal Olanlar: Eski Caddebostanı ve Suadiye

    Arkalarda tiril tiril markizetten renk renk elbiseler, kollar açık…

    Suadiye civarına o zamanlar Domuzdamı derlerdi. Ne in vardı, ne de cin…

    Kendimi bildim bileli bu Anadolu sahilindeki iskelelere vapur işler.

    Köprüden, alaturka galiba on buçukta kalkan 17 numaralı Şahin vapuru, tıpkı şimdikiler gibi, Moda’dan başlayarak, Kalamış’a, Caddebostanı’na, Bostancı’ya, uğrayıp adalara giderdi.

    Köşkleri sahile civar olanlar, hattâ olmayıp ta deniz keyfi sürmek isteyen beyler, paşalar, bu vapura rağbet ederler, Kalamış’la Fenrbahçe arasına, yazlığa çıkan ecnebilerle tatlı su frenkleri de, gemiyi hıncahınç doldururlardı.

    Amanın efendim, o ne madamlar, ne matmazellerdi!

    Arkalarda, tiril tiril markizetten ince krepdüşinden renk renk ketenden elbiseler. Kollar açık, göğüsler dekolte, bacaklar meydanda. Saçlar alaça alaca dağılmış, yüzleri pençe pençe kızarmış, tenleri dalga dalga pembeleşmiş. O günlerde, bunları rüyada görene ne mutlu.

    Küfür küfür esen güvertede, ayağı ayağın üzerine attılar mı etraftakilerde ne bet kalırdı ne beniz; ne derman kalırdı ne iman.

    Atalar sözünü unutmayalım. En koyu mutaassıplar bile güzele bakmak sevaptır reyi rezininde bulunmuşlar.

    Eminim ki dünya yüzünde, çeşmiçerezin haram olduğunu iddia edecek ne bir kimse gelmiştir, ne de gelecektir.

    Bu işe o zaman da cevaz verilir ve boyuna sevaba girilirdi.

    Benim kanaatime nazaran, Şahin vapuruna rağbetin rüknü aslîsini, her halde bu teyammüm keyfiyeti teşkil ediyordu.

    Meselâ, saçlı sakallı, enseli gövdeli, rütbeli nişanlı bir paşa efendi; yahut ricali mülkiyeden, münşi, kâtip, püredep ve nezaket bir beyefendi.

    Taksim bahçesine gidemez; Tepebaşı’na uğrayamaz. Konkordiya, Kristal haddine düşmemiş. Mesirelerden birine adımını atamaz.

    Mübarekin canı yok mu?

    Mütenasip bir kadın vücudu, güzel bir çehre, uygun kaş göz görmek murat etmez mi?

    Zavallıcık ne yapsın? Atlardı Şahin’e, yayılırdı bir köşeye, uzaktan, yutkuna yutkuna, seyrederdi madamları, matmazelleri.

    Vapurdaki yolcuların dörtte biri Moda’ya, dörtte ikisi Kalamış’a indikten sonra, meydanda benatı havva namına kimse kalmaz, çeneleri de bıçak açmazdı.

    Göztepe, Erenköy, Kozyatağı’nda oturdukları halde Kalamış’a inip orada arabaya binmekteki hikmet de galiba bu idi.

    Operatör Cemil Paşa’nın ihyakerdesi olan Çiftehavuzlar önündeki meşhur (Salistıra) dalyanı geçildikten sonra Caddebostanı’na vâsıl olunurdu.

    O zamanki Caddebostanı da ibretin kudreti. Aşağı yukarı kuru toprak.

    Ragıp Paşa’nın şatosu daha kurulmamış. Sahilde, ilkpeşin zift fabrikası, ardından Avni Paşa’nın köşkü, Sadrazam Kâmil paşa zade Şevket Bey’in, Horoz Ali Paşa’nın köşkleri.

    Bu Horoz Ali Paşa’nın bahçesi, şimdiki plaj yeri ile cazbantlı gazinonun bulunduğu mahaldir.

    Ali Paşa’ya horozluk lâkabının nereden geldiğini, maalesef bilmiyorum. Hayal meyal hatırımda kalan bir nokta varsa o da şudur:

    Süvari kıtaatı kumandanı olan paşa, askerde selâmlık yerine giderken, gûya muzika, Namık Kemal’in (Amalimiz efkarımız ikbali vatandır) şarkısını güldür güldür gürletmiş ve merhum derhal sigaya çekilerek sürgüne sürülmüş.

    Caddebostanı iskelesi aynı yerde idi. Yenikapı’da, Kumkapı’da odun kayıklarının yanaştığı salaşlar vari bir şeydi.

    Sıcaklar basınca, iskelenin sol tarafına, biri erkeklere, üç dört yüz adım ilerisindeki kadınlara mahsus olmak üzere iki deniz hamamı yapılırdı.

    Bu hamamların erkekler kısmına, İsmail Efendi isminde, eski hovardalardan biri bakar, kadınlarınkine de, Merdivenköyü’nde oturan ve çok çocuklu Emine Hanım denilen hatun göz kulak olurdu.

    Deniz hamamının başlıca müdavimi, Münif paşa zade idi. İdman Cemiyetleri İttifakı sabık reisi Ali Sami bey biraderimiz; o zamanlar yeniden yeniye sebahate başlamış ve icatkerdesi olan seri yüzmeye hadim, yanları kanatlı tahta kaloşları, ilk defa burada tatbik etmişti.

    Kadınlar hamamı, erkeklerinkine o kadar uzaktı ki dürbün bile erkeği kadını fark edemezdi.

    Civarda, Sadrazam yaveri Cemal Paşa’nın, Ş.Sami bey merhumun ve Doktor Celâl İsmail Paşa’nın köşklerinden gayri belli başlı bir ev hatırıma gelmiyor.

    Cami ise daha ne kadar sonra yapıldı.

    Bağdat Caddesi denilen şimdiki asfalt yolun hali de silahlıktı. Caddenin fecaatine öküz arabaları bile tahammül edemez, sapacak kestirme yol arardı.

    Güzergâh yukarı doğru biraz daha takip edilince, şimdi Şaşkınbakkal denilen, halbuki o zamanki ismi Bolbedros olan ağaçlıklı mahalle ayak basılırdı.

    Burası, yerli Hristiyanların göz l bebeği bir yerdi. Ağaçların altındaki kuytu kahvede laterna sesi eksik olmaz, beş kişi bir araya toplanınca kasap oyunu da nihayet bulmazdı.

    Suadiye civarına Domuzdamı denildiği iyice hatırımdadır. Vaktile burada cinsi hınzır, kesretle üretilir ve erbabına dağıtılırmış. Bu hayvanat, sair yerdekilerden daha beşli ve yağlı olduklarından, Galata’da, Domuz sokağındaki kasaplar, en evvel buraya başvururlarmış.

    Havali o zaman, aksayi ümrandan bait ve eski tabirle, arazii mevat kabilinden bir arzulahü vasia.

    Ne in vardı ne cin? Ne hayvan geçerdi, ne kervan?

    Hâlâ yerinde duran ebenin köşkü dedikleri bina göze çarpar. Gazeteci Mihran çatanasile gelip gider. Şimendifer direktörü Hügne’nin malikânesi ise daha meydanlarda yok.

    Sadi beyin meşhur âlim ve dillere destan donanma geceleri müstesna, bu caniplere gerek yayan gerek araba ile ayak basılmaz, baharlarda avcılar dolaşır, Tanrının günü tütün kaçakçılarıyla mekik dokurdu.

    Zürriyete ermek maksadile civardaki devletliden toprak alacaklar yahut İçerenköyü’ndeki şarapçı Tomson’dan eski şarap tedarik edecekler, bazen buralardan mürur ve ubûr ederdi.

    Esnayi rahte gözler kapanır, çeneler kilitlenir, taşlar, çukurlar arasında, “yasabur!” çeke çeke dokuz doğurulurken yaşlılardan biri kerameti savururdu:

    — Eski zamanın tahtaravanı olsaydı da bineydik!

    Seraskerzadenin Başıbüyük’te çiftlik kurmağa kalktığını duyanlar küçük dillerini yutarlarken pişkin kimseler imdada şitaban olmuşlar ve:

    — Zengin arabasını dağdan aşırır; züğürt düzlükte yolunu şaşırır! nam darbımeseli söyler söylemez bu yufka akıllıları haptetmişlerdir.

    Sermet Muhtar Alus | Taha Toros Arşivi (Eski Caddebostanı ve Suadiye)