Sabiha Rıfat Gürayman

Milliyet gazetesi’nde 20 Aralık 1973 tarihinde Güngör Gönültaş imzalı bir röportaj / yazı dizisine başlamış ve takip eden üç gün boyunca, okul yıllarında Fenerbahçe’nin erkek voleybol takımında oynayan, Türkiye’nin ilk kadın yüksek mühendisi Sabiha Rıfat Gürayman ve hayatı anlatılmış. İsmi geçenlerin hepsi nur içinde yatsın, diyerek… Keyifle okumanız dileğiyle..

Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu

Not : Kendisinin evlenmeden önceki soyadının “Ecebilge” olduğunu tespit ettik. Bunu da yazmadan geçmeyelim.


Sabiha Rıfat Gürayman

Sabiha Rıfat (Gürayman) 50. yılına giren genç Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk kadın yüksek mühendisidir. Büyük kurtarıcı Mustafa Kemal’in sosyal hayata soktuğu Türk kadınını, o, kendi görev alanında başarı ile temsil etmiştir.

BİR ESKİ GAZETEDEN : “… Bayındırlık Bakanlığı adına yapının kontrol şefi bir kadındır : Yüksek Mühendis Sabiha Gürayman. Anıtkabir’in yapısı, Atatürk’ün kafes ardından, peçe altından kurtardığı, yargıçlıktan, mühendisliğe kadar bütün hayat kapılarını açtığı Türk kadınına teslim olunmuştur. (Bülent Ecevit, Ulus Gazetesi, 1952)

Otuz yıllık meslek hayatında böylesine bir başarının da sahibi olan Sabiha Rıfat, şimdi Emirgân’daki evinin pencerelerinden denizi seyrederken eski anılarına dalıp gitmektedir.

Manastır’da Başlayan Hayat

“Ben, 1910 Manastır doğumlu Sabiha Rıfat, babamı Yüzbaşı Rıfat Bey’i, yaralı, yorgun bir savaşçı olarak anımsıyorum.. Kars’da, Filistin’de, Balkanlarda dövüşmüş, vurulup esir düşmüş babamı…”

Baba, Hareket Ordusu ile İstanbul’a girdikten sonra, aldığı görev üzerine ailesini Manastır’dan getirtmiş ve Üsküdar’a yerleşmiştir.

“Bir tartışma ve arkasından kaymakamın kafasında patlayan bir iskemle, Üsküdar’daki günlerimizin sonu oldu. Babamı Biga’ya sürmüşlerdi.”

Sonra tekrar savaş ve yoksulluk yılları başlamıştır. Baba, yuvaya döndüğünde ise beraberinde Kurtuluş Savaşı’nı getirmiştir.

“Küçük ilçe büyük kargaşanın içinde idi. Her gün silahlı olaylar çıkıyor, kardeş kanı akıyordu. Hayat, yokluk içinde geçiyordu. Gaz yoktu, tuz yoktu, şeker yoktu. Geceleri subay ailelerinden birinin evinde, küçük bir idarenin etrafında toplaşıp aydınlığı paylaşıyorduk.”

Sabiha Rıfat beş yaşında idi o zamanlar. Annesi ise 21 yaşında zayıf, duygulu, ince bir kadındı. Evin tek güvencesi güngörmüş bir Türk kadını olan babaanne idi.

“Yuvadaki hocamı, Tango Şevket hanımı anımsıyorum şimdi. Bir de sabahları sarımsak yutardık nedense.. Sonra her şey dağılıverdi. Ne Tango Şevket Hanım hocamız, ne de mevlitlerde şeker yerine dağıtılan nohutlar…”

Sonda bütün subaylar ortadan kaybolmaya başladılar. Baba da bir gün emir aldığını ve hep birlikte Erdek’e gitmek zorunda olduklarını açıkladı.

Milli Mücadele Yılları

“Daha Karabiga’da etrafımızı Anzavur’un atlıları sardı. Bizi bir eve hapsettiler. Babamı sadece İstanbul’a gitmek şartı ile serbest bıraktılar. Vapurdan Tekirdağ’da indik. Babam, bir mavna kiraladı. Gece yola çıkıldı. Ne kötü bir gece idi. Şiddetli bir deniz vardı. Mavnadakilerin hepsi Rum balıkçılarıydı. 20 evlik bir Rum köyünün bulunduğu bir adaya sığındık. Babamın gözleri adamlarda, eli tabancasının üstünde idi. Yanımızda bir subayının babama emanet ettiği karısı, anneme sokulmuş ağlıyordu. Babaanneme usulca soruyordum : Keserler mi bunlar bizi?”

1919’da birliğine doğru yola çıkan babanın ve ailesinin çilesi bitmemişti daha. Ertesi günü ve geceyi Erdek’te sadece dört duvarı kalmış bir dükkanın içinde geçirdiler. Baba, sabah kiraladığı talikalara onları ve eşyaları taşıdı. Yola çıktılar…

“Talikalar, zeytin ağaçları ile dolu yeşil bir vadiyi izleyen yolda ilerliyordu. Birden yamaçlardan atlılar inmeye başladı. Silah sesleri geliyordu. Babam silahını çekip atladı. Etrafı bir sürü çeteci ile doldu. Dipçikliyor, tekmeliyor, yumrukluyorlardı babamı.. Malımızı yağmaladılar. Küçük rahlemde okuduğum Kur’ân toz toprak içinde ayaklar altında idi. Fırladım, kapıp aldım yerden, göğsüme bastırdım. Çetecilerden biri bir tekme attı bana, kendimi toprakların içinde buldum. Ağlıyordum. Çeteciler ise herkesi üzerindeki elbiselere kadar soyuyor, alıp götürüyorlardı.”

1920’de artık İstanbul’a dönülmüştür. Baba, tevkif edilmiştir. Anne ve Sabiha Rıfat’ın küçük kardeşindeki hastalığın artık sabahları aç karnına sarımsak yemekle geçiştirilemeyeceğini söylemiştir doktor. Anne ve küçük kardeş tüberkülozdur. Çerkes Okulu ve Esma Sultan ilkokulundaki yılları gene de bitivermiştir Sabiha Rıfat’ın..

“İlerici bir din dersi hocamız vardı. Sınıftaki davudi sesli bir kız öğrenciye tecvitle Kur’ân okuturdu. Hocalar dayanamaz, kapıları açarlardı. Koridorlarda gürül gürül dolaşırdı bu ses. Sonra dua ederdik. Küçücük ellerimizi kaldırıp hep birlikte ‘Allahuekber, Allahuekber, Ordumuz olsun daim muzaffer. Riyaziye hocamı anımsıyorum. Beni çok seven bu hocam, alıp büyük sınıflara götürür, problem çözdürürdü. Matematikçi, küçük bir talebe idim. Hocam kendisi gibi bir riyaziye öğretmeni olmamı istiyordu.”

Dersaadet’te Saadet Yok

İstanbul işgal altındaydı. Yürekli hocalar vardı. Halide Edip, Hürriyet-i Ebediye tepesinde konuşacaktı. O gün herkes, öğretmeninden, öğrencisinden, odacısına kadar oraya koştu.

“İngilizler müsaade etmemişlerdi Halide Edip’in konuşmasına. Kalabalığı dağıttılar. Ama herkes Mustafa Kemal’i konuşuyordu. Her geçen gün bir arkadaş aramızdan kayboluyordu. ‘Babası ile Anadolu’ya geçti. Mustafa Kemal’in yanına’ diyorlardı. Gıpta ediyor, özlem duyuyor, birer kahraman olarak düşünüyorduk giden arkadaşlarımızı..”

“Tam 14 yaşındayım. Gene de başım dönüyor, dönüyor, dönüyor. Her taraf kararıyor. Dünya tepeme iniyor sanki. Artık bütün umutlarım küçük bir çocuğun elinden uçuveren kırmızı bir balondur sanki. Oturmuş, riyaziye hocamın dizlerinde ağlıyorum, ağlıyorum. O da ağlıyor benimle, ağaçlar da…”

Öğretmen olmak isteyen hem de şiddetle isteyen küçük Sabiha Rıfat artık hiçbir zaman Çapa Öğretmen Okulu’na giremeyecek. Boynundaki arıza nedeniyle doktor muayenesinde çürüğe çıkmıştır. Şimdi, Nişantaşı Kız Orta Okulu’na gitmektedir. Kurtuluş Savaşı bitmiştir. İstanbul, düşman işgalinden kurtuluşunun coşkulu günlerini yaşamaktadır. Onların ise ekonomik düzenleri bozulmuş, babaannenin sandığı boşalmış, anne ve küçük kardeşteki hastalık kötü sonu hazırlamaktadır.

“Küçük kardeşim Mithat annemin kollarında her geçen gün büyüyeceğine küçülüyordu. Oysa annem hamile idi ve bir kardeş daha bekliyorduk. 1926’da Manastır’dan göç eden anneannemle dayımı kapıdan çıkan küçük bir tabut karşıladı. O kötü sonbahar gecesini hatırlıyorum şimdi. Sabaha karşı annem iyice ağırlaşmıştı. Acı, erken doğumu hazırlamış, sancılar içinde kıvranıyordu. Babaannem ve anneannem sabaha doğru ona doğum yaptırdılar. Tanrı, çocuğunu kaybeden anneye 14 saat sonra nur topu gibi bir erkek çocuğu daha armağan etmişti. Ancak bu doğum, annemin hayata karşı olan son direncini de alıp götürmüştü. Annem, dayımla birlikte dinlenmek üzere Denizli’ye gitti. Babam ise işi gereği Adapazarı’na dönmüş, ben ve babaannem İstanbul’da yine yapayalnız kalmıştık.”

İstanbul Kız Lisesi’nde

Ortaokul bitmiş, küçük Sabiha bir genç kız olmuştur. İstanbul Kız Lisesi’ne kaydını yaptırmıştır. Denizli’de bir süre dinlenmiş ve annesi ile tekrar İstanbul’a dönmüşlerdir.

“Okul arkadaşım Nesibe’ye uğramıştım. Atatürk’ün emri ile Mühendis Mektebi’ne bu yıl kız öğrenci alınacağını söyledi. Koşup gittik. Kayıtlar o gün kapanıyordu. Giriş sınavlarına ise iki gün kalmıştı. ‘Boşuna yorulma kızım’ dediler. Tepem atmıştı. ‘Beyefendi siz bana sadece kayıt şartlarını söyleyiniz’ dedim.”

Mühendis Mektebi ve Fenerbahçe

1927’de Mühendis Mektebi’ne giren iki kız öğrenciden biri Sabiha Rıfat’dı. Güç bela son dakikada okula kaydını yaptırmıştı. Sınavda ise başarılı olmuştu. Artık, büyük devrimcinin Türk kadınına açtığı yolda ilerlemeye çalışan yüzlerce Türk kadınından biri idi.

“Okulda 350 erkek öğrencinin arasında iki kız talebe idik. Melek ve ben. Önceleri merakla izleniyorduk. Ama giderek her şey değişti. Artık erkek arkadaşlarımla spor yapabiliyordum. O yıllar Galatasaray ile Fenerbahçe takımları vardı. Birinci yılın sonunda okulun voleybol takımına seçildim. Sonra Fenerbahçe Kulübü’ne kaydedildim. İlk maçımızı Kabataş’la yapmıştık. Kaybedeceğiz ve sorumlu olacağız diye ödüm kopmuştu. Çok şükür kazandım. Sonra bir çok resmî maçta oynadım.

Okul yıllarında ilk öğrenci hareketi oldu. Arkadaşlarım derslerimizin çoğunu notlardan izlemek zorunda kalıyorlardı. Laboratuvarlar yetersizdi. Yatılı öğrenciler bir çok şeyden yoksundular. Kitaplar, yemekler, giysiler gibi nedenler üzerinde ısrarla duruyorlardı. Bir süre yemekler ve dersleri boykot ettik. Olaylar okulda büyük bir neşesizlik yaratmıştı. Ve bu durum okul bitinceye kadar sürdü. Boykot yedi arkadaşımızın okuldan uzaklaştırılmalarına sebep oldu. Hiçbir şey de değişmedi. Not almaktan okul sonuna kadar canımız çıktı.

Fransa’dan, o yıllar “Köprüler Allahı” diye tanınan bir öğretim üyesi gelmişti. Kendisine benden bahsettikleri için görmek istemiş. Bu sırada ben de voleybol antrenmanından dönüyordum. “Sabiha” diye bağırdılar durdum. Sakallı bir hoca idi. Üstüm başım toz toprak içindeydi. Hoca “Dinamit patladığı zaman korkmayacak mısınız?” diye takıldı. Fransa’ya davet etti.

Okulun bana kazandırdığı en değerli şeylerden biri kuşkusuz eşimdir. O da inşaat mühendisliği tahsil ediyordu. O da iyi bir voleybolcu idi. Ancak okul yıllarımızda bir arkadaşlığın ötesinde hele bir evliliği hiç düşünmemiştik. Aslında ailemin gün geçtikçe bozulan ekonomik durumu beni o sıralar bunaltıp duruyordu. İstanbul’da kimsem kalmamıştı. Dayım bizlerle oturmak zorunda kalmıştı. Gece notları temize çekip ev işi yapmaktan anam ağlıyordu. Remzi ile başlayan arkadaşlığımız pekişmişti. Zaman zaman dertleşiyorduk. Ama erkekler inanın hep güzel şeylerin konuşulmasından hoşlanırlar…”

Ve işte artık hayat başlıyordu. Kavgası ve barışı ile acısı ve mutlulukları ile…

Sabiha Rıfat da artık okullu değildi.

“Ooh işte okul bitti. Artık kimseye yük olmadan yaşayabileceğim.”

Nafia Müdürlüğü’nde İşbaşı

Gerçekten 6 yıla yaklaşan okul dönemi sona ermiştir. Mühendis Okulu’ndan 1933 Şubatında mezun olan Sabiha Rıfat, Ankara’ya Nafia Müdürlüğü’ne atanmıştır. Aynı dönemde mezun olan Melek Hanım ise Bursa’ya tâyin edilmiştir. Vali Üstündağ’dan diplomalarını aldıklarında, kız arkadaşının ve meslektaşının “Şimdi ne yapacağız?” sorusuna “Hiiiç” demiştir Sabiha Rıfat, “Herkes gibi, onlar ne yaparlarsa, biz de onu yapacağız!”

“Erkek meslektaşlarıma aramızda bir ayrıcalık görmüyordum, yadırgamıyordum. Kimbilir belki de beni başarıya götüren önemli bir nedendi bu. Nisan 1933’de Remzi ile birlikte gittik Ankara’ya. Onun da tayini Ankara’ya çıkmıştı. Gidip Vali Nevzat Tandoğan’ı gördük. İkimiz de dal gibi idik. Arkadaşlar ‘Aman rüzgarlı havada sokağa çıkmayın’ diye takılırlardı bize. Vali Bey, baş mühendisin kulağına bir şeyler söyledi. Sonradan öğrendim, ‘Aman kıza fazla yüklenmeyin’ demiş. Cebeci’de babamla bir ev tuttuk, kardeşimi de yanımıza aldık.”

Çalışma hayatının ilk yıllarında “Mühendis Hanım”a çıktı Sabiha Rıfat’ın adı. Önceleri pek kolay olmuyordu. Odaya giren mühendisi soruyor ve çıkıyordu. Sonra alıştılar. Sevdiler de…

“Odacım yaşlı bir adamcağızdı. Bir gün işi için gelmiş bir vatandaşla konuşuyordu. ‘Bu mühendis hanım var ya’ diyordu, ‘Bir rapor verdi mi koca bir binayı yıktırır’. Daha sonraları çevremdeki ilgi ve sevgi saygıya dönüştü”

1933-34 yıllarında Erzurum Çeşmesi semtinde ve Kaba Küllük’teki iki ortaokul projesini Sabiha Rıfat’a verdiler. Tatbikatını istediler. 1935’de okullar bitmiş ve kabulleri yapılmıştı bile. İnönü’nün oğlu da o yıl ortaokula başlayacaktı. Okula gittiğinde projeyi gösterdiler İnönü’ye. Projede Sabiha Rıfat adı yazılıydı. Yıllar sonra bir heyetle karşısına çıktığında İnönü “Ben sizi tanıyorum efendim”dedi. “Siz şu okulu yapan mühendis hanım değil misiniz?”

“O yıl ilk defa mühendisleri kent dışındaki işlere de göndermeye başlamışlardı. Bu arada da iki köprü ihale edildi. Bunlardan biri Ankara-Beypazarı yolunun 86. kilometresinde idi. O yıllarda bu tür işler önemli işlerden sayılıyordu. Tecrübeli bir mühendis düşünülüyor ve daha çok kadın olduğum için ben hiç akla gelmiyordum. Başmühendise ‘Ben gitmek istiyorum’ dedim. ‘Dağ başında bir şantiyede kadın mühendis, olmaz’ dedi. Ancak direniyor ve her gün gitme isteğimi tekrarlıyordum.”

Tutulamıyor

Bir müdürler toplantısında Başmühendis, Vali Tandoğan’a durumu anlattı. “Tutamıyorum bu kızı” dedi. Tandoğan, toplantıdaki doktora döndü ve “Anlat” dedi. Doktor, Keskin’de doğum yapan bir kadının öldüğünü ve doğuma giden doktorun ölen kadının eşi tarafından öldürüldüğünü anlattı. Tandoğan Başmühendise döndü ve “Sabiha Hanıma anlatın bunu, bakalım gitmek isteyecek mi hâlâ”dedi.

“Tabii, dedim. Gideceğim ve başaracağım. Öyle mutlu idim ki. Daha ilk günlerde şantiye ve çadır hayatına alışmıştım. Ustalar, ameleler ve çevre köylüleri ‘Mühendis Hanım’ diyor başkaca bir şey demiyorlardı. Büyük bir ilgi ve sevgi bulmuştum. Yakın köylerden yemek yapıp getirenler vardı. Golf pantolonumu ayağıma çekiyor ve sabahtan akşama kadar işin başında onlarla birlikte çalışıyordum. Bir gün yakın köylerden birindeki düğüne davet ettiler. Ayağımda pantolon, sırtımda ceket ve başım açıktı. Yemekte yeşil sarıklı, sakallı bir şeyh vardı. Beni ilgi ile karşılamıştı…”

Kış bastırıyordu. Yollar bozuktu. İşin bir an önce bitirilmesi gerekiyordu.  Kar bastırırsa 2-3 ay mahsur kalabilirlerdi. İşçiler arasında da bir huzursuzluk başlamıştı. İşçiler zam istiyorlardı, müteahhit veremiyordu. O gece, yemeğini yemiş, çadırına çekilmişti Sabiha Rıfat. Birden içeri müteahhit girdi. “Gidiyorlar mühendis hanım”

“Çırayı kaptığım gibi dışarı fırladım. Koştum, koştum. İncecik sesim, gecenin karanlığında yankı yapıyordu. Var gücümle ‘Durun, durum’ diye bağırdığımı anımsıyorum. ‘Nereye gidiyorsunuz?’ dedim. Daha iyi para alacaklarını, bu nedenle köydeki cami yapımına gittiklerini söylediler. Kış gelmişti. Karın da bastırmasından korkuyorlardı. ‘Yazıklar olsun’ dedim. ‘Kadınlığımdan utanın! Camiden çok bu köprünün yapımı gerekli, dönün bu işimizi bitirelim’ dedim. Aralarında konuştular. Birlikte başladık. Birlikte bitirdik. Köprü bitmişti. Vali olayları duymuş, başarıma sevinmişti. Yıllar sonra öğrenebildim. Bizim kemer köprüye “Kız Köprüsü” adını takmışlar, öyle diyorlarmış.. Ne kadar sevinmiştim duyunca…”

Başkent’in Acar Mühendisi

Sabiha Rıfat artık kendisini kabul ettirmiş bir mühendistir. Ankara’da bir çok yol ve köprü yapımında görev almıştır. Kendisini seven geniş bir çevresi olmuştur. Bu arada Ankara Valisi ve bazı milletvekillerinin de olduğu bir toplantıda siyasi hayata girmesi istenmiş, Sabiha Rıfat da bu teklife “Ben mesleğimi seviyorum” diyebilmiştir. 1935’de Çetinkaya’nın Nafia Vekilliği sırasında, Yapı ve İmar İşleri Reisliği kurulmuştur. Sabiha Rıfat, 1940’a kadar burada görev yapmıştır. 1938’de ihaleye çıkartılan TBMM yapımı durmuş, mukavele feshedilmiştir. Sabiha Rıfat yapının kendi dairesine verilmesi üzerine kontrol mühendisliğine getirilmiş ve yedinci kısmın ihalesi yapılana kadar da bu görevde kalmıştır. 1939’da okul arkadaşı Remzi Gürayman ile evlenmiş ve eşi ile 1.5 aylık bir Amerika seyahatine çıkmıştır.

Amerika gezisinden döndükten sonra Sabiha Rıfat, masasının üstünde Müdürlüğünün resmî bir yazısını buldu…

“Koordinasyon B. Şefliğine, Anıtkabir Kontrol Şefliği ödevini bugüne kadar başarı ile yapmış olan değerli arkadaşımız Y. Mühendis Ekrem Demirtaş’ın ayrılması dolayısıyla açılan Kontrol Şefliğine Yüksek Mühendis Sabiha Gürayman getirilmiştir.

Sabiha Gürayman’ın bu yeni ödevinde de şimdiye kadar olduğu gibi, muvaffakiyet göstereceğine olan inancımı tekrarlarken, bütün arkadaşlarımın büyük tarihi yapının fevkalade olan önemini göz önüne alarak kendisine candan yardım etmelerini bilhassa rica ederim.

Bayındırlık Bakanlığı, Yapı ve İmar İşleri Reisliği – 29.12.1945″

Bu büyük ve mutlu bir olaydı. Karar, bir toplantıda alınmış ve Sabiha Rıfat Gürayman’ın bu göreve atanmasına bütün mühendis arkadaşları ittifakla karar vermişlerdi.

“Atatürk mü? Peygamberimdi. Yazıyı okuyunca ağladım. O an, masamda işgal yıllarının içine uzanıp gittim. Yunanistan yanlısı resim hocamın gözlerine bakarak söylediğim şarkıyı anımsadım. Kocamla oturup bütün bir gece düşündük. 1945’de bir kış günü idi. Yollar bozuk olduğundan ancak bir at arabası ile Rasattepe’ye doğru yola çıktık. Yol çamur, hava buz gibi idi. Arazide içinde sobası bile olmayan bir rasat binası vardı. İşte burası o günden sonra şantiye binası olarak kullanılacaktı. O gün müteahhide inşaat sahasını teslim ettim. Müthiş duygulanmıştım. Geride bıraktığım uzun yılları ve yürüdüğüm yolu düşündüm. Büyük devrimciye olan borcumun ağırlığı altında eziliyordum. Bu borcun hiç değilse küçücük bir parçasını ödeyebilmek için bu ne kadar güzel bir rastlantı idi. Neden bilmiyorum, ilkokulda ezberlediğim iki mısra geldi aklıma : ‘Mezarımı derin kazın dar olsun, etrafında lâle sümbül bol olsun”. Ağlıyordum artık…”

Anıtkabir

Anıtkabir inşaatına ilk kazmayı Nafia Vekili Sırrı Day vurdu. Olay gerek yurtta, gerekse dış ülkelerde büyük ilgi görmüş, yakından izleniyordu. İkinci Dünya Savaşı sıralarında işlerde duraksamalar başgösterdi. İşi alan bazı firmalar çeşitli nedenlerle güçlük çıkartıyor, daha çok malzeme fiyatlarının artışı bir çok hukuki anlaşmazlığa yol açıyordu. Mahkemeler, sözleşmelerin feshi, iş uzayıp gidiyordu. Bu arada önemli bir ihale de yapılmış, ancak işi alan şirket diğer işleri nedeniyle çalışmaları bir türlü süratlendirememişti. Şikayetler zaman zaman Sabiha Rıfat’ta toplanıyordu. 1950’deki iktidar değişikliğinden yararlanmak isteyenler de Anıtkabir Kontrol Mühendisliğinden bu titiz mühendis hanımı uzaklaştıramadılar.

“Anıtkabir ikindiden sonra bir başka güzeldir. Taşın sarımsı rengi ile güneşin altın ışıkları bir başka türlü kaynaşırlar. Bir sonbahar akşamında birden siyah bulutlarla doldu gökyüzü, yağmur, gökgürültüsü birbirini kovaladı. Gece olmuştu sanki, az sonra kor gibi bir kırmızılık siyah bulutlara karıştı. Anlatamayacağım muhteşem bir tablo idi bu. Herkes işi gücü bıraktı, toplaşıp seyretmeye başladık. Hiç kimse konuşmuyordu. Dalıp gitmişti herkes.. Akşamları paydos olunca taş çıtırtıları ve her türlü gürültü bitince, Rasattepe’de bir sessizlik gelip oturur. O anlarda günlük yaşantınızı unutuverirsiniz. Daha iyiyi, daha güzeli yaratmak özlemini duyarsınız ve size böyle bir görev verdiği için şükredersiniz Tanrı’ya…”

On yıl geçmiştir bu görevde. Unutulmaz anılar bırakan on yıl. Anıtkabir’e gelen her kişinin karşısına yapının sorumlusu olarak o çıkarılmıştır. O bilgi vermiştir. “Bir kadın ha”diyerek şaşıranların arasında Yunanistan Başbakanı Venizelos da vardır.

Anıtkabir’den ayrılırken Sabiha Rıfat’ın elini sıkmış ve “Hayatımda ilk defa böylesine büyük bir işin başında bir kadın görüyorum. Sizi tebrik ederim” demiştir.

Emekliliğe Doğru

Sonra aylar geçmiş, nakil töreni sırasında bir Yunanlı diplomat Sabiha Rıfat’ın yanına yaklaşmış ve “Sizinle kıvanç duyduk hanımefendi. Atina’da sayın başbakanımız sizden bahsettiler. Ona ‘Atatürk’e Türk kadınının şükran borcunu ödemek için bir vesile bulduğum için daha bir bahtiyarlık duyuyorum’ demişsiniz. Bu cevabınızı unutamıyoruz.”demiş.

“Bir gün Bayındırlık Bakanı Sırrı Day, çalışmaları izlemiş ve bana dönmüştü. ‘Sabiha Hanım’ demişti ‘Biliyor musunuz? Atatürk başını kaldırıp da baksa idi. Türk kadınına açtığı yoldan yürüyerek buraya kadar gelmiş olan sizi görerek kim bilir ne kadar memnun olacaktı.”

Anıtkabir, nakil töreninden bir süre sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na devredildi. Sabiha Rıfat da Yapı ve İmar İşleri Reisliği’nde Teknik Müşavirliğe getirildi. Siyasi ortam gün geçtikçe bozuluyordu. Zaman zaman zorlamalar oluyor, kadrolar değişiyordu. Meslekte tam otuz yılını doldurmuştu. Emekliliğini istedi. Ve gene bir gün masasının üstünde Bayındırlık Bakanı’nın imzalı bir mektubunu buldu.

“Otuz senelik devlet hizmetinden sonra kendi arzunuzla emekliye ayrılmış bulunuyorsunuz. Meslek ve memuriyet hayatınızın tamamını vakfettiğiniz bakanlığımda bıraktığınız boşluk daima hissedilecektir. Anıtkabir gibi bir eserle taçlandırdığınız meslek hayatınızın aynı başarı ile devamını temenni eder, saygılarımı sunarım.”


30 Mayıs 2020 Tarihli Ek – Tarihte Bir İlk

Bugün Fenerbahçe tarihinde bir ilke imza atıyoruz. Daha doğrusu atılmış bir imzayı gün yüzüne çıkarıyoruz. Tarih : 1929 yılı Şubat ayı.

Fenerbahçe erkek voleybol takımının bir resmi. Ayakta, ortada bu takımın kadın sporcusu : Sabiha Rıfat (Ecebilge) Gürayman…

Elimizde yalnızca aşağıdaki bir haberde, birkaç cümle, bir de yukarıdaki 1973 yılında Milliyet gazetesine verdiği röportaj vardı. Artık takım arkadaşlarıyla birlikte fotoğrafı da var.

Sabiha Rıfat Gürayman

Bir Cevap Yazın