Çok uzun bir aradan sonra, yeni bir içerikle sizlerle birlikteyiz… Geçtiğimiz hafta çok önemli bir görüşme yaptık. Fenerbahçe tarihinin “efsanevi” isimlerinden Ziya Denizeri’nin oğlu Barbaros Bey ve gelini Meral Hanım, bizi evlerinde misafir ettiler ve uzun uzun Ziya Denizeri’nden konuştuk. Ziya Bey merhum ile ilgili çok daha fazla bilgiye ulaşacağımız günleri iple çekiyoruz. Şimdilik kendisinin 1937 yılında Tan gazetesinde yayınlanan hatıralarını buraya taşımak istedik… Keyifli okumalar…
Denizcilerle Başbaşa
Büyük Deniz Röportajı
Denizler de, karalar gibi Türk kahramanlığının, Türk şehametinin bin bir şanlı ve canlı eserleriyle doludur. Türk denizcileri, Trablus Harbi’nde, Balkan Harbi’nde, Büyük Harp’te ve İstiklâl Savaşı’nda denizlerde kahramanları imrendirecek destanlar yazdılar. Çarpıştılar, vuruştular, fakat hepsinde de tarihe yeni yeni şan sayfaları hediye ettiler. “TAN” bugünden itibaren (Salâhattin Güngör)ün iyi anlatan, heyecanları güzel ifade eden kalemiyle Türk denizcilerinin bu kahramanlıklarını ve geçirdikleri sayısız maceraları siz okuyucularımıza, kahramanların kendi ağızlarından nakletmeye başlıyor.
23 Nisan 1937
Yavuz ve Midilli’nin Türk Sularına Girdiği Günlerde
Emekli deniz binbaşısı Ziya Denizeri ile karşı karşıyayız. Akşamın alacakaranlığı pencerelerinden damla damla süzülen küçük bir çalışma odası! Hatıralarının dehlizlerini dolaşan denizcimiz, söze şöyle başladı:
Yavuzla Midilli (eski adlarıyla Goben ve Breslav) kara sularımıza yaklaşır yaklaşmaz hemen Türk bayrağını çektiler. Kendiliklerinden donanmamıza katılan (Goben)le (Breslav), hemen biri (Yavuz) öteki (Midilli) adını alarak Çanakkale önünde demirlediler. Haber, bir telsiz işareti gibi, derhal her tarafa yayıldı. Halk, akın akın sandallarla gemilerin etrafını kuşattılar. Bu sandallar arasında içi kızıl renkte feslerle dolu çuvallar göze çarpıyordu. Böyle çabucak, nereden tedarik edildiklerine hâlâ şaştığım bu kızıl fesleri oracıkta (Yavuz) ve (Midilli)nin zabit ve neferlerine dağıtmak üzere getirmişlerdi.
Amiral Şoson başta olmak üzere, hepsi birer fes alıp kafalarına geçirdiler. Bu, çok mahirane tertip edilmiş bir emrivaki idi.
Ufukta kopmak üzere bulunan büyük fırtınayı, hiç kimse hissetmiyordu. Çanakkale’de bayram günlerine mahsus cıvıltılı bir sevinç havası esmekteydi. (Goben) ve (Breslav)ın artık Alman devleti donanmasıyla sözde hiç bir alâkaları kalmamış oluyordu. O günlerde ben “Berkisatvet” torpidosunda topçu zabitiydim. Yavuz’la Midilli, iki gün kadar Çanakkale’de kaldılar. Şereflerine yapılan şenlikleri gördükten sonra, Türk filosunun öteki uzuvlarına katılmak üzere Marmara’ya geldiler.
Bu sırada tekmil filo, Tuzla önünde toplanmak için emir almıştı. Gemilerimiz, sık sık açık denizde ateşli talimler yapıyorlardı. Bu talimleri, birkaç gün sonra, Karadeniz’de de tekrar etmeğe başladık.
Biz topçu zabitleri; top başından bir dakika için bile ayrılamıyorduk. Vazifelerimiz, son derece ağırlaşmıştı. Bir sabah, hiç unutmam, 330 senesi Teşrinievvel ayı içinde bir gündü. Bahriye Nazırı Cemal Paşa, donanmanın büyük ve küçük rütbede birçok zabitlerini, “Berkisatvet”in kıç güvertesinde topladı. Amiral Şoson da, Türk amirali üniformasıyla, yanında idi. Cemal Paşa’yı, o günkü kadar, kati tavırlı, sert ve heyecanlı görmemiştim. Sesine, İttihat ve Terakki hükümetinin enerjisini temsil ettiğini hissettiren bir eda vererek bize kısa bir hitabede bulundu.
Hitabeyi, kelime kellime tekrar edemeyeceğim. Aklımda kaldığına göre, Amiral Şoson’u bize tanıttırmakla söze başlamıştı:
“Arkadaşlar” demişti, “Bugünden itibaren Türk filosunun kumandasını eline alan Amiral Şoson’un vazife ve salâhiyetleri hakkında, sizi tenvir etmek isterim. Amiral Şoson cenaplarına ‘Zatı şahane’ tarafından ‘Paşa’ rütbesi tevcih edilmiştir. Kendileri, şu dakikada filomuzun en büyük amiridirler. Şoson Paşa’ya karşı, sizden mutlak bir itaat isterim. Amiralin emrini dinlemeyen, benim emrimi dinlememiş olur. Benim emrimi dinlemeyen, (Ulûlemr)e itaat etmemiş sayılır. Harp zamanında, başkumandanımızın emrini dinlemeyenlere verilecek cezanın, ne olduğunu hepiniz bilirsiniz. Şunu da hatırlatayım ki, Şoson Paşa, donanmada, başkumandanımız, padişahımız (efendimizin) en salahiyetli vekili olarak bulunuyorlar. Emirlerini dinlemeyenlere karşı en ağır cezayı dahi tatbik edebilmeğe mezundurlar. Vaziyetlerinizi ona göre tanzim etmek lüzumunu hepinize hatırlatırım.”
Bu, açık bir tehditti. O günkü vaziyette ise her tehdit, derhal tatbik mevkiine geçebilmek istidadında idi. Tabiî verilen emre göre hareket edeceğimize söz verdik. Cemal Paşa, maiyeti ile birlikte gemiden ayrıldı. Endişeli günler yaşadığımızı anlıyorduk.
Donanma, hemen her gün Karadeniz’e çıkıyor, birkaç saat içinde talimlerini bitirerek, akşam ortalık kararırken, Kavan önlerinde demirliyordu. Fakat işin garip tarafı şu idi: Donanmanın seyahati, bir günden fazla sürmediği halde, en az sekiz günlük kumanya (erzak) almadan hiçbir gemi, Karadeniz’e açılmıyordu.
Akşamları, şehre döndüğümüze göre, bu kadar kumanyaya acaba ne ihtiyaç vardı? Gemiye yüklediğimiz ekmekler, zamanla bayatlayarak, peksimet haline geliyordu. Bunları taze taze almak daha iyi değil miydi? Biz, kendi aramızda bu kadar ihtiyatlı davranmanın ne manası olduğunu düşünür, fakat sebebini bir türlü keşfedemezdik.
Donanmamızın ani bir baskına uğramasına, ihtimal verilemezdi. Ruslar, bizimle çarpışmaktan, hatta silahlı bir ihtilafa vesile vermekten son derece çekiniyorlardı. O halde? O halde, bu hazırlığı haklı gösterecek ortada tek sebep kalıyordu: Harbi, biz tahrik etmek istiyorduk. Fakat o günler içinde, buna da pek inanılmazdı. Şimdilik, bitaraftık. Her ne kadar Almanlar lehinde hayırhahane bir bitaraflık muhafaza etmekte isek de, İtilâf devletlerine karşı harekete geçeceğimize dair ortada bir işaret yoktu.
Bu mütereddit vaziyet devan ettiği sıralarda idi. Her gün olduğu gibi, o gün de, sekiz günlük erzakımızı alarak, Şile’ye doğru açılmıştık. Talimlerimizin ilk kısmını bitirerek, hep bir araya toplandık. Vakit bir öğle saati idi. Bütün gemi süvarilerinin amiral gemisi olan Yavuz’a çağrıldıkları haberi geldi.
Bu davet, bana çok esrarlı görünüyordu. Çünkü süvarilerden başka hiç kimse amiral gemisine kabul edilmemişti… Süvariler, Yavuz’da bir buçuk saat kadar kaldılar. Bizim süvari, gemiye döndüğü zaman; amiral gemisinde neler görüşüldüğünü, öğrenmek istedim. Fakat aldığım cevap gayet kısa oldu:
– Hemen hareket ediyoruz!
“Nereye?” diye sorulamazdı. Belli ki süvariler, amiralden mahrem bir emir almışlardı.
Birkaç dakika sonra, “Berkisatvet” bütün süratiyle, Karadeniz’in mor renkli sularını yara yara ilerliyordu.
Süvarimiz Bebekli Reşit Bey’e yolda açılmak üzere kapalı bir zarf verilmişti. Hareketimizden birkaç saat sonra birinci süvari Bebekli Reşit, ikinci süvari Rıfat, ben, bir de hesap memurumuz Hidayet Bey, kaptan köprüsünde toplanmıştık…
Gayet iyi hatırlarım: Kurban bayramından dört gün evvelki Salı günü idi. Bebekli Reşit Bey, mahrem zarfı açarak okudu. Ve hesap memuruyla beni, yanına çağırarak talimatı verdi:
– Şu dakikada, Nevrosiski yolundayız!
Biz, kulak kesilerek kendisini dinlemeğe hazırlandık. Süvari, sözüne devam ediyordu:
– Rus limanına çok mühim bir vazife ile gidiyoruz. Yanımızda, dört dil üzerinde yazılmış bir ültimatom sureti var. Nevrosiski’ye varır varmaz, ültimatomu Ruslara vereceğiz. Aldığım talimat şudur: Cuma sabahı, güneş doğarken Nevrosiski önlerine gelmiş bulunacağız. Bir filika indirerek, ültimatomu göndereceğiz. Saat (12)ye doğru, bütün gemilerin limanı terk etmesi için işaret vereceğiz. Halkın da Nevrosiski’yi boşaltmasını emredeceğiz. Tespit ettiğimiz saate kadar, şehir boşaltılmazsa, hemen bombardımana başlayacağız!
Kaç haftadan beri, bizi tereddütten tereddüde düşüren vaziyet, nihayet bir hamlede aydınlanmış oluyordu. Artık nereye gittiğimizi, daha doğrusu nereye sürüklendiğimizi açıkça görüyorduk.
Cuma sabahı, henüz ortalık ağarırken, Nevrosiski önlerinde idik. Fakat limana kolaylıkla giremeyecektik. Ruslar denize mayın dökmüşlerdi. Gelişi güzel ilerleyemezdik. Geminin yolunu kestik.
24 Nisan 1937
Nevrasiski Bombardımanı Nasıl Oldu?
Büyük harpte, hayatını Berki Satvet torpidosunda topçu zabiti olarak geçiren emekli deniz binbaşısı Ziya Denizeri’nin harp maceralarına ait hatıralarına dün başladık ve bugün de devam ediyoruz. Bu hatıralar, bize büyük harp arifesinin bugüne kadar gizli kalan birçok esrarını da anlatmış oluyor. İşte:
Yakınımızda dolaşan bir Rus balıkçı kayığına işaret verdik. Mayın hattının nereden geçtiğini sorduk. Fakat Rus balıkçısı, ağzı son derece sıkı bir adamdı. Hiçbir şey bilmiyor gibi göründü. Yaptığımız ısrarlar netice vermiyordu. Nihayet, Rus balıkçısını söyletemeyeceğimizi anladık. Kestirme bir karar vermek zarureti karşısında idik. Mayın hattının başı olmasını tahmin ettiğimiz bir şamandırayı sancağımızda bırakarak sahille şamandıra arasından içeri girdik. Mayın hattını tehlikesizce geçmiştik.
Saatime baktım: Tam sekiz… Hemen gemiye bayrak çekildi… Nevrosiski şehri, sabah mahmurluğundan henüz uyanmıştı. Endişeli gözleriyle uzaktan bizi seyrediyor gibi idi.
Hazırlanan ültimatomu, Heybeliadalı Yüzbaşı Kâmil Efendi’nin götürmesi kararlaşmıştı. Berkisatvet, durur durmaz, hemen filikayı indirttik. Kâmil Efendi, ültimatomu yanına alarak filikaya atladı.
Birkaç dakika sonra, filika rıhtıma yanaşmıştı. Uzaktan dürbünlerle seyrediyorduk: Ruslar, bizim filikanın etrafına hemen nöbetçi diktiler. Ruslar, anlaşılan vakit kazanmak istiyorlardı.
Filika saat (10)a kadar, sahilde kaldı. Tam bu sıralarda idi, katırlara yüklenmiş topların yanlarında topçu neferleri olduğu halde, sırtlardan şehre doğru ilerlediklerini gördük.
Bir saat sonra, Nevrosiski’ye hatırı sayılır bir topçu kuvveti inmişti.
Eğer, biraz daha gecikecek olsak, her taraftan üzerimize ateş açılacağına şüphe yoktu. Vakit geçirmeden mendirekten içeri girdik. Kâmil Efendi’yi, gemiye alarak tam (11)i yirmi beş geçe, şehri bombardıman etmeye başladık.
İlk olarak limanın ağzındaki on buçukluk bataryaya ateş açtık. Topların gerisinde bulunduğumuz için birkaç isabetli atışımızla batarya, darmadağın oldu.
Böylece bataryayı susturduktan sonra şehir yakınlarındaki gaz depolarına ateş emri verildi. Hâlbuki bu tahrip, bizim deniz erkân-ı harbiyesinin programında yoktu. Yavuz’la Midilli’nin Osmanlı donanmasına iltihakıyla beraber, her gemiye, bir Alman müşavir tayin edilmişti.
Bu arada “Berkisatvet” torpidosunda da Melentin adında bir Alman süvarisi bulunuyordu. Vazifesi müşavirlikten ibaret olmak lâzım geldiği halde, hakiki kumanda bu adamın elindeydi.
Nevrosiski’nin gaz depolarını ateşe vermek bizim aklımızdan geçmiyordu. Fakat Alman müşaviri Melentin bunda şiddetle ısrar etti. Hatta bir aralık, ben:
– Bataryaları susturmak kâfi gelmez mi? diye soracak olmuştum. Melentin, hemen yüzünü ekşitti:
– Hayır! dedi. Kâfi gelmez. Amiralin kati emri var. Nevrosiski’de taş, taş üstünde kalmayacak!
Gaz depolarına savurduğumuz ilk mermiler, o sırada esen kuvvetli rüzgarın da yardımıyla, şehri bir başından öteki başına kadar bir anda ateşe verdi.
Patlayan depolardan, dökülen petroller, her geçtiği yerde, yeni yangınlar tutuşturarak korkunç birer alev seli halinde sokaklardan akıyordu.
Sanki ateşten kıpkızıl bir nehirdi bu. Alman müşavir Melentin bu cehennemi manzara karşısında sevincini zapt edemiyordu. Ancak, küçük Berkisatvet’in açtığı ateş ve yaptığı zarar, Melentin’i kâfi derecede tatmin etmemiş olacaktı ki telsizle işaret verdi.
Kerç şehrini topa tutup liman ağzına mayın döşedikten sonra vazifesini bitirerek dönmekte olan Midilli kruvazörünü de yanımıza çağırdı. Ve bizim bombardıman etmediğimiz yerleri de daha müessir bir şekilde Midilli’ye bombardıman ettirdi. Saat on ikiyi birkaç dakika geçe, Midilli ile birlikte Nevrosiski’yi terk ettik. Doğruca İstanbul’a dönüyorduk. Guruba doğru, şehirden epeyce (tahminen Gelibolu ile İstanbul arasındaki mesafe kadar) açıldığımız halde, Nevrosiski’nin ufuktaki kan rengi kızıllığını seçebiliyorduk.
İstanbul’a kurban bayramının dördüncü günü vardık. Şehir, çok ürkek ve telaşlı bir bayram yapıyor, kimsenin ağzını bıçaklar açmıyordu.
Bütün filo, Haydarpaşa önünde toplanmıştı. Süvariler, güverte ve topçu zabitleri, birbirlerinden öyle şeyler öğreniyorlardı ki hayretler içinde kalmamalarına imkân yoktu: “Yavuz Sivastopol’u, Mecidiye Kefe’yi, Gayret ve Muavenet destroyerleri Odesa’yı bombardıman etmişlerdi. Odesa topa tutulduğu sırada Rusların Oreliç ve Kobeliç gambotları da batırılmıştı.”
Siyasi tarafını bilmem. Fakat Harb-i Umumi’ye, biz işte böyle girdik.
Harp patladıktan sonra, aldığım ilk vazife, beş Alman nakliye gemisini, Yavuz, Midilli, Berk, Peyk himayesinde Rize’ye kadar götürmek olmuştu.
Ben, yine Berk’te idim. Nakliye gemilerine Sirkeci’den cephane yükletilmişti. Yolda, Alman deniz yüzbaşısı Melentin’le yine karşı karşıya idik. Türk denizcilerinin, Türk işçilerinin kabiliyetine, Melentin’in pek de itimadı yoktu.
İstanbul’da bunca nakliye taburunun bir haftada güçlükle yükleyebildiği gemilerin, Rize’de nasıl boşaltılacağını düşünüyor ve ikide bir:
– Çok gecikeceğiz! On beş günden evvel mümkün değil, bu kadar cephaneyi boşaltamayız! diyordu.
Rize’ye varır varmaz bizim Karadeniz uşakları Melentin’in parmağını ağzında bıraktılar. Yüzlerce taka gemilerin etrafını almışlardı. Cephaneleri o kadar süratle boşaltıyorlardı ve bu boşaltılan cephaneleri, sahilde alesta bekleyen köylü kadınlar, o kadar büyük bir el çabukluğuyla hayvan sırtına yüklüyorlardı ki, yirmi dört saat içinde gemilerde cephane kalmadı.
Melentin’in yanına sokularak, bedbinliğinin yersiz olduğunu kendisine hatırlatmak istedim. Hayretini gizleyemedi:
– Bunlar, ne yaman adamlarmış, meğerse… dedi.
Bundan sonra daha birkaç defalar, Yavuz ve Midilli ile birlikte Karadeniz’e açıldık. Rus donanması, henüz hazırlığını bitiremediği için karşımıza çıkamıyordu.
Yalnız son seferimizde idi. Başkumandan vekili Enver Paşa’yı, Yavuz’la Trabzon’a götürüyorduk.
Ben, Berkisatvet’te topçu zabiti idim. Trabzon’a yaklaştığımız bir sırada, iskele omuzluğumuzda dumanlar olduğunu haber verdim.
25 Nisan 1937
Berk Torpil Darbesi Aldı
Denizcilerimizin, bu sütunlarda nakle başladığımız kahramanlık maceraları geniş bir alaka ile takip edilmektedir. Büyük Harp’te BerkiSatvet torpidosunun topçu zabiti olan Emekli Binbaşı Ziya Denizeri’nin hatıralarına bugün de devam ediyoruz:
Alman müşaviri Melentin o sırada yanımda idi. Bıyık altından bana güldü:
– Bugün fazla evhamlısınız! Her tarafta dumanlar görüyorsunuz. dedi.
Dehşetli canım sıkılmıştı amma, kendimi zapt etmeye muvaffak oldum ve benimle alay eden Melentin’e sadece:
– Gözlerim beni aldatmaz! dedim. Dikkatli bakarsanız, dumanları siz de görürsünüz.
Bu kadar kati iddia karşısında, nihayet Melentin’in de içine şüphe girdi. Bir Fleşin işareti ile Yavuz’a haber verilmesine razı oldu.
Amiral Şuson’dan cevap olarak gelen emir şu idi:
Duman göründüğü istikamette hemen bir keşif yapın!
Bulunduğumuz yerden henüz beş mil kadar ayrılmıştık ki kendimizi Rus donanmasının içinde bulduk. Üzerimize sağdan soldan mermiler düşmeğe başladı. Bereket versin ki Trabzon’a çok yaklaşmış bulunuyorduk.
İlk defa olarak Karadeniz’e açılan Rus donanması, içinde Yavuz gibi bir kuvvetin bulunduğu filomuzu takip etmeye cesaret edemeyerek geri döndü. Biz de bu sayede etrafımızı saran ateş çemberinden kurtularak Trabzon’a geldik.
Biz Enver Paşa’yı Trabzon’da bırakıp İstanbul’a döndüğümüz sıralarda, Rus donanması da fırsat bu fırsattır diyerek, Rize, Trabzon ve civarını yakıp yıkmış. Bunu sonradan öğrendik. İstanbul’a dönüşümde, bir gümüş imtiyaz madalyası verdiler! Rus donanmasının yakınımızda bulunduğunu ilk defa ben gördüğüm için…
Aradan biraz zaman geçmişti. Midilli, Hamidiye, Berk ve Peyk, bir nakliye gemisini yanımıza alarak Ereğli’ye gitmek üzere Boğaz’dan dışarı çıkıyorduk. Şile açıklarında, önümüz sıra giden Ron ve Pars römorkörlerinin taradığı sahayı takip ederek ilerlediğimiz sırada, Alman müşavir bir hata daha yaptı. Berk torpidosu yanlış bir manevra neticesinde kıç tarafından mayna çarptı.
İnfilak o kadar şiddetli olmuştu ki, geminin arkasındaki üç bölmeye hemen sular doldu.
Gemimizin mayına çarpması üzerine efrat, hemen filikalara koştular. Berk, küpeştelerine kadar suya gömülmüştü. Batmak tehlikesi yüzde yüzdü. Ben derhal filikaların başına nöbetçi diktim, mayna ettirmedim. İlk işim, geminin güvertesinde bulunan 30 ton kömürü denize döktürmek oldu. Bundan sonra da, elli tonluk sarnıcı denize basarak geminin kıçını bir kademden fazla yüzdürdüm. Suların girdiği üçüncü bölmeye kuvvetli bir dayak da vurunca, Berk, batmak tehlikesinden tamamıyla kurtuldu. Bu dayağı vuran, bizzat bendim.
İşimi henüz bitirmiştim ki vapurun arka tarafında acıklı bir inilti duydum. Başımı çevirdiğim zaman yürekler parçalayan bir manzara ile karşılaştım. Kopuk ayağında kanlar akan bir adam, baş aşağı vaziyette, suya gömülmüş inleyip duruyordu. Derhal yanına koştum. Bu feci akıbete uğrayan zat Alman binbaşının tercümanlığını yapan genç yüzbaşı idi. Hemen omuzlayıp, denizden çıkardım. Bir filikaya bindirip Hamidiye’ye gönderdim. Bu genç, aradan seneler geçtikten sonra; bir gün Mahmutpaşa’da karşıma çıktı.
Ben onu tanımamıştım. Fakat o, beni tanıdı:
– A, Ziya Kaptan… Hayatımı sana borçluyum! diyerek ellerime sarıldı.
Gemimizi böylece kurtardıktan sonra, Pars ve Ron romokörleri, bizi kıçlarına bağlayarak Anadolu Kavağı’na, Kavak’tan da doğruca İstinye Doku’na çektiler. Amiral Şuson, Gemi zabitanını taburcu ederken; gemiyi batmaktan kurtaran dayağın kim tarafından vurulduğunu öğrenmek istedi. Arkadaşlarım beni gösterince Alman Amirali, elini uzattı:
– Sizi tebrik ederim, gösterdiğiniz maharetle gemiyi kurtarmış oldunuz! dedi.
Mayına çarpmamız, Rusya’ya harp açtığımızın 72’nci günü idi.
Berk’i havuza çektiler. Beni de birkaç gün sonra “Taşoz”a ikinci kaptan tayin ettiler.
Taşoz’la, Çanakkale’ye cephane taşır, bazen de mayın tarama işlerinde çalışırdım.
Harbin son senelerine doğru, Rusya’da çıkan ihtilâl üzerine Odesa’ya ve sonra da Sivastopol’a giderek Ruslardan iğtinam edilen Zorki destroyerine süvari vekili oldum.
Destroyer mürettebatının çoğu Türk’tü. Öyle iken Alman bandırası çekiyordu. Ben bunu, Amiral’e şifahen protesto ettiğim zaman kendisinden şu cevabı almıştım:
“Hükümetinizin Almanya ile yaptığı anlaşmadan haberiniz yok galiba… Rusya’dan alınacak olan bütün ganaim Almanya’ya aittir. Buna mukabil Almanya tarafından Osmanlı hükümetine peşin olarak mühim miktarda altın ödenmiştir. Hükûmetiniz, bütün haklarından vazgeçmeyi evvelden kabul etmiş olduğuna göre destroyere Alman bayrağı çekilmesine itiraz edemezsiniz!”
Zorki destroyerine Almanlar R.10 adını vermişlerdi. Alman bahriyelisi Gerç birinci süvari, ben de ikinci süvari olarak, bu gemi ile bir müddet, Odesa, Sivastopol ve Gerç taraflarında karakol vazifesi yaptık.
Bir gün Nevrosiski ile Poti arasında Çamçıra önlerinde dere ağzında bir sığlığın yarım mil açığında etrafı seyrediyorduk.
Bu sırada sahili gözetlemekte olan varda bandıra-işaretçi haykırdı:
– Denizde bir adam var. Yarı beline kadar su içinde, başlığını çıkarmış bize sallıyor!
Ben de gördüm. Bu adamı kurtarmak lâzımdı, Fakat sahil çok sığ olduğu için yanaşamazdım. Filika mayna ettirip denizdeki adamı, gemiye aldırttım.
Denizden, imdat isteyen bu adamcağız, Sürmeneli Bayram isminde biri idi. Bize, Poti’de dört yüze yakın Türk takacının takaları elinden alınarak, kendilerinin hapsedildiğini, kendisi de nasılsa kurtularak sahile koştuğunu ve torpidomuzu uzaktan görünce, yarı beline kadar suya girerek bize karşıdan işaret verdiğini anlattı:
– Aman Beyim! Şu bizim takacıları kurtar. Kurban olayım sana. diye yalvarıyordu.
Kurtarmağı aklıma koyarak yoluma devam ettim.
Poti’de, o tarihlerde, henüz kuvvetli bir hükûmet teşekkül etmemişti. Otorite, birtakım mesuliyetsiz kimselerin elinde idi. Derhal şehre çıktım. Yaptığım kısa tahkikattan, bu takacıların hırsızlık suçundan dolayı tevkif edildiklerini anladım:
Kabahatleri varsa, cezalarını çeksinler! Fakat suçsuzsalar, huzurumda muhakemelerini yapıp kendilerini serbest bırakınız! dedim.
Dört yüz taka ve takacı serbest bırakıldı.
Çocuklar, sevinçlerinden horan oynuyor ve ikide bir bana bakıp bakıp:
– Yaşa! diye bağrışıyorlardı.
Bu masumları hürriyetlerine kavuşturduğum için anlaşılmaz bir sevinç içinde idim.
26 Nisan 1937
Enver, Talat ve Cemal Paşa’lar Harp Sonunda Nasıl Kaçtılar?
Rusya’daki Kerç limanı, artık stasyoner mevkiimiz olmuştu. İhtiyaç gördükçe, icap eden yerlerde karakol vazifesi yapar, tamir görmek üzere de, Sivastopol önüne gelirdik. Bir seferimizde, Yavuz’u Sivastopol’da havuza soktular, bizi de tamir maksadıyla İstanbul’a gönderdiler. Fakat yollarda oyalanarak, Odesa ve Köstence’ye de uğradığımız için İstanbul’a biraz geç gelmiştik. Yavuz’u Haydarpaşa önlerinde görünce “Ne çabuk havuzdan çıktı!” diye şaşırdım. Meğerse Almanlar, vaziyeti tehlikeli bularak, Yavuz’u havuzlamaya lüzum görmeden Sivastopol’dan geri almışlar.
Torpido ile İstanbul’a geldiğim günün akşamı komodor beni yanına çağırdı. Üzerinde esrarlı bir hal vardı; söze, şöyle başladı:
– Uzun bir yolculuktan dönüyorsun. Herhalde yorulmuş olacaksın!
Ben cevap verdim:
– Hayır! Yorgun değilim!
Fakat komodor, ısrar etti:
Yorgun olduğun yüzünden belli… Gidip evinde istirahat etmelisin!
Doğrusu, bu müsaade benim de canıma minnetti. İtiraf etmemiştim amma, gerçekten yorgundum. Komodor sözüne devam ederek:
– Şimdilik birkaç gün gelme! İcap ederse sana haber göndeririz!
Fakat benim, içime bir şüphe girmişti. Ertesi sabahı güç buldum. Eşyalarımı getiren emirberim Antalyalı Eşref’le birlikte, İstinye’ye koştum.
Şaşılacak şey! Adeta gözlerime inanacağım gelmiyordu. Bizim gemi yerinde yoktu! Kaptanından müsaade almadan bir harp sefinesini, kim, nereye götürebilirdi? Fakat sonradan, yaptığım kısa bir araştırma ile bu işte hiçbir esrarlı nokta bulunmadığını anladım. Bizim gemi, siyasi bir firar vakasında vasıta olarak kullanılmıştı. Komodorun beni, evime gönderdiği gece, gemide Alman amiraliyle, Alman deniz zabitlerinden başka kimse kalmamış, hepsine izin verilmiş. Sabaha karşı da Enver, Talât, Cemal Paşalar, torpidoya binerek kaçmışlar.
O gün, Bahriye Nezareti İkinci Şubesi’ne müracaat ederek torpidonun başına gelen vakaları anlattım. Orada da olup bitenlerden kimsenin haberi yoktu. Hayret içinde idiler.
1907 senesinden beri denizlerde geziyordum. Artık bana da bir kara vazifesi vermek zamanı geldiğini düşünmüş olacaklar ki, topçu dairesine tayin ettiler. Birkaç gün sonra da mütareke olmuş, ecnebi donanması Dolmabahçe önüne gelmişti. (1918)
İtilâf kuvvetlerinin İstanbul’a asker çıkarması üzerine, milli benliğine sahip Türk vatandaşları için şehirde tahammül edilmez bir hayat başlamıştı.
O kara günlerde Yeniköy’de Raif Paşa köşkünde kiracı olarak oturuyordum. Hükümet hesabına bazı askeri eşya satın almak üzere, bir ara, Tirimüjgân’la İtalya’ya gidip bir buçuk ay kaldım. İstanbul’a döndüğüm zaman, işgal ordusunun şımarıklığı son dereceyi bulmuş, Anadolu’da “Kuvayı Milliye” İstanbul’da “Kuvayi İnzibatiye” teşekkül etmişti. Artık, İstanbul, bana dar gelmeye başladı. Anadolu hesabına ufak bir hizmet olsun kabul etmek istiyordum. İstanbul’dan İnebolu’ya cephane ve silâh kaçıranlara acaba benim de yardımım dokunamaz mı idi? Bu şerefli kaçakçılığı yapanlara yanaşmak için kendimce çareler arıyorum.
O sırada, Yeniköy’deki bahçemde sözde motor yaptırmak için, Rizeli Abdullah dayı ile hemşerilerinden on kişilik bir grubu çalıştırmaya başladım.
Bunlar, İrva’da kereste yapmak bahanesiyle Karaağaçtan Kısırkaya’ya, oradan da İrva’ya geçerler ve tedarik ettikleri motorla Akçaşehir’e silâh ve cephane taşırlardı. Bu arada, meşhur ipsiz Recep çetesiyle de temas etmeye muvaffak oldum. Fakat bu vasıtalı yardımları, kendimce kâfi bulmuyor. Daha yakından ve vasıtasız iş yapmak istiyordum. Tam bugünlerde idi ki İngilizlerin Bambo dretnot kruvazörü, Yeniköy önünde demirledi. Ve hemen filikalarla karaya asker çıkararak, Yeniköy’ü abluka altına aldı. Bir müfreze askerle, bizim evi de bastılar.
Yanımda çalıştırdığım adamları ve babamı yakalayıp Yeniköy iskelesinde bir odaya hapsettiler.
O gün de evimde, aksi gibi, 110 tane martin ve bir o kadar martinden bozma tüfek vardı. İngilizler evimi basarken, bütün soğukkanlılığımı ele alarak, bunları alt kattaki apteshaneye sakladım.
Kendim de, o civarı gayet iyi bildiğim için çalılar arasında ve içlerinde gizlenmek suretiyle, abluka hattını yarıp kurtuldum. En emin yer, mezarlıktı. Yerlerde sürünerek İstinye mezarlığına kadar geldim. O gece, ertesi gece mezarlıkta kaldım.
Amiralin tercümanlığında bulunan Galatalı Rauf Bey babama şefaat edip zavallı adamı, İngilizlerin elinden kurtarmıştı. Rauf, Bey, iki gün sonra, bahçemde yakalanan Rizeli adamlarımı da serbest bıraktırdı. (Bu zat şimdi emekli deniz binbaşısıdır) Son vaka ile müstevlilere karşı beslediğim derin hınç âdeta kamçılanmış oldu. Mutlaka ben de bir şeyler yapmalı, böyle atıl ve âciz vaziyette kalmamalı idim.
O günler, içinde, Karamürsel ve Yalova köylerinde birtakım yerli Rumlar, düşman ordusuna öncülük ediyorlardı. Bu yerli Rumların suçsuz vatandaşlara, yaptıkları zulüm ve işkenceler saymakla biter gibi değildi.
Kendi kendime “Bari bu cephelerde, Anadolu’ya hizmet edebilsem” diye düşünüyordum.
Yirmi tonluk, Şükran adında bir teknem vardı. Babamın son evini bin liraya sattım. Elime geçen para ile tekneye bir motor alacaktım. Önce bir motor tedarik ettim.
Sonra da tekneyi alıp kalafat yerine götürdüm. Benim teknenin yanı başında Bahçecik adlı bir saç motor yatıyordu. Motorun içinde birkaç kişi, baş başa vermiş konuşuyorlardı. Fakat konuştukları dil, tanıdığım ve duyduğum dillerin hiçbirine benzemiyordu. Yanlarına sokulup, nereli olduklarını sordum. İzmit’in karşı tarafında bir Gürcü köyünden imişler.
Adlarını hiç unutmam: Osman Nuri, Bekir Sami, Asım…
Yavaşça Osman Nuri’ye açılmak cesaretini göstererek:
– Ben de sizin gibi çalışmak istiyorum, dedim. Önce şüphelendiler. Fakat gitgide emniyet gelerek benimle konuşmaya başladılar:
– Sen kaçakçılık yapamazsın! diyorlardı. Zor iştir o… Darıca’da Rum balıkçılar bu ara balık değil insan avlıyorlar. Yunan torpidoları, vızır vızır ortada dolaşıyor. Kuş uçurmuyorlar kuş… İngiliz gemilerinin, projektörleriyle ortalık gündüz gibi!… Büyükada, Yalova, Tuzla baştanbaşa sarılı… Canına acırsan. Vaz geç bu işten!
27 Nisan 1937
Enver, Talat ve Cemal Paşa’lar Harp Sonunda Nasıl Kaçtılar?
Emekli deniz Binbaşısı Ziya Denizeri hatıralarına şöyle devam ediyor:
Fakat kim ne söylerse söylesin, ben bu işten vazgeçmemeye karar vermiştim. Motorum üç gün sonra, prova olacak ve bana teslim edilecekti.
Osman Nuri’ye:
– Arkadaş, dedim; ben deniz zabitiyim. Sizi ele vermeyeceğimi, namusumla temin ederim! Karşındaki adama, yerden göğe kadar inanabilirsin.
Osman Nuri yumuşamıştı:
– Madem ki deniz zabitisin, dedi, Nazif Bey’i de tanırsın elbette! Kendisi sana kefil olsun. Beraberce işe başlayalım!
Nazif Bey’in kim olduğunu öğrenince:
– Tamam, dedim, Nazif Bey’i gidip görelim!
Osman Nuri önde, ben arkada Balat’a doğru yürüdük. Delilim, beni “Karanlık Meyhane” diye anılan korkunç bir bodruma soktu.
Burası, adı üstünde meyhane idi, Fakat senelerce İstanbul’un köşe bucağını dolaşsanız, bu meyhanenin bir eşini daha bulamazdınız. O zamanlar, ne kadar esrarlı adam varsa, hepsi bu Karanlık Meyhane’de toplanırlardı. Anadolu’ya cephane kaçıranlar da, polisin devamlı takibinden kurtulmak ve göze gözükmemek için toplantı yeri olarak Karanlık Meyhane’yi seçmişlerdi. İçerisi leş gibi ispirto kokuyordu.
Herkes, grup grup toplanmıştı. Bir yandan rakı içiliyor, bir yandan alçak sesle konuşuluyordu. Beni yabancı görünce, sustular. Nazif Bey’i aradığımızı söyleyerek onun bulunduğu masaya doğru yürüdük. Nazif Bey, meyhanedekilerin endişesini yatıştırmak için, kalabalığa doğru dönerek; beni gösterdi:
– Yabancı değil, sınıf arkadaşım, fedakâr bir çocuktur!
Ve hemen garsonu çağırarak, ikramlarda bulundu. Nazif, beni hâlâ mektep sıralarında tanıdığı “Küçük Ziya” sanıyordu. O da başkaları gibi nasihat vermeye kalkıştı:
– Kardeşim! Senin böyle maceralarda işin ne? İçine gireceğin kimseler arasında eşkıyalık etmiş adamlar da var. Sen donanmada bulundun. Harp ettin. Fakat bu iş, harp etmeye de benzemez. Ben burada, birtakım kimseleri, birbirleriyle tanıştırıyorum. Amma, doğrusunu istersen, nasıl olup da, yakalanmadıklarına şaşıyorum. İstersen seni Anadolu’ya göndereyim. Orada çalış!
Nazif Bey’e cevap vererek:
– Hayır, dedim, ben daha faal bir hizmet istiyorum. Masa başında çalışmak işime gelmez! Yok, eğer siz kefil olmazsanız, tanıdıklarımdan başka bir zatı da kefil gösterebilirim. Beni herkesten iyi tanıdığınız için size geldim! Nasihate değil, yardıma ihtiyacım var!
Bunun üzerine, Nazif Bey, Osman Nuri’ye ciddî bir tavırla:
– Öyleyse, dedi, ben kendisine yerden göğe kadar eminim. Ziya Kaptan bize büyük yardımları dokunacak bir arkadaştır! Haydi, Allah yardımcınız olsun! Beraberce çalışın!
Sonra, bana dönerek ilâve etti:
– Gemiciden, motorcudan, kimlere ihtiyacın varsa, söyle, hemen tedarik edelim. Elimin altında hepsi var!
Aramızda geçen bu konuşmadan üç gün sonra, motorumun son provasını yaptım. Şimdi Standard kumpanyasında çalışan Fuat’ı yanıma motorcu olarak aldım. Emin isminde Rizeli bir çocukla Osman Nuri ve Asım, tayfamı tamamlıyorlardı. Bir karanlık gece idi. Köprü altındaki İngiliz polisinin yerinden ayrıldığı bir dakikada, fenerimizi söndürerek, Zeytinburnu’na doğru yol verdik.
Aylardan Mart ayı içindeyiz. Hava soğuk ve yağmurlu… Etrafı güçlükle seçebiliyoruz. Kurt, dumanlı havayı sevdiği gibi, Şükran motorlarıyla, seferimize başlamak için biz de kendimize böyle dumanlı, puslu bir hava seçmiştik. Saat sekizi çeyrek geçe, Zeytinburnu baş iskelesine yanaştık. Önceden tembihli olan hamallar, hemen cephane sandıklarını getirmeye başladılar. Fakat bunları istif etmeye vakit yoktu. Sandıklar üst üste o kadar karmakarışık yığıldı ki, az kalsın motor devrilecekti. Küpeşteler, tamamıyla suya girmişti. Neyse, güç hal ile sandıkları denkleştirerek, yola düzüldük… Sahilden ancak 100 metre ayrılmıştık ki bir destroyerin fenerlerini söndürmüş olduğu halde, Bakırköyü’ne doğru gittiğini, karanlığa alışkın gözlerimle seçtim.
Kıyıya o kadar yakın seyrediyor, makineyi o kadar ağır çalıştırıyordum ki, neredeyse taşlara çarpacaktık. Hele, neyse destroyere kendimizi göstermedik. Çünkü sahile tamamıyla uymuştuk.
Fenerbahçe taşlarının yanından tekrar denize açıldık. Çünkü karada İngiliz nöbetçisi vardı. Vortonozlarm arasından Maltepe sahiline vurduk.
Tuz burnundaki İncir Adası’nın önünde torpidonun ışığını bekliyorduk. Çünkü yolumuzu projektör ışığı ile bulacaktık.
İstemeyerek bize bu yardımı yaptı. Hemen Tuz adalarının arkasından Yelkenkaya’ya atladık. Fakat asıl güçlük buradan itibaren başlıyordu. Darıcalı bir reisin kumandasındaki tayfayı Kapıdağlı Rumlardan mürekkep, alamana ve kancabaş kayıkları, Taşliman ve Darıca koyunda idiler.
Yunan balıkçı kayıkları, Çatalburun – Yelkenkaya hattı üzerinde karakol yapıyorlardı. Gürültülü bir sesle şakalaşmaları kulağımıza kadar geliyordu.
Bir aralık, Taşliman’daki kayıkların nöbetçisi, taş döküntülerinin üzerinden:
– Kim var orada? diye seslendi:
Yanımdaki Fuat, ne günüme duruyor. Hemen güzel bir Rumca ile cevap verdi:
– Yabancı değil be! Eskihisar dalyan motörü…
Ötekiler yine sordular:
– Marko… Sen misin?
– Evet, benim!
– Nasıl, balık iyi işliyor mu?
Fuat yine Marko’nun sesini taklide çalışarak:
– Geç kaldık, dedi, bakalım yetiştirebilirsek! Acele gidiyoruz.
– Uğurlar olsun.
Birinci tehlikeyi atlatmıştık. Fakat Darıca’da, hiç ırıp kayığı bulamadık. Hepsi denize açılmışlardı. Kova burnuna geldik ki, ne görelim: Koca bir Yunan destroyeri, Dilburnu önünde demirli! Hem de nasıl: Kıçtan, tren yoluna bir halat vermiş. Projektörünü de Dil’e çevirmiş. Önünden geçmek ihtimali yok. Kıçtan geçmeye de tel halat mâni!
Hemen makineyi staper ettik. Kürekle gayet yavaş ilerleyerek sahile yanaştık. Nöbetçiler, yüzlerini Dil’e çevirmişler, projektörün huzmesi altından geçecek firari motoru bekliyorlar. Halbuki, biz bu esnada, direğimizi yatırarak, sahilden kanca ile dayanmak suretiyle telin altına girmiştik bile!
28 Nisan 1937
Düşmanın Harp Gemileri Bizi Bir Türlü Tutamıyor
Emekli deniz binbaşısı Ziya Denizeri, savaş hatıralarının en heyecanlı kısımlarıa gelmişti ve şöyle devam etti:
Vapurdaki nöbetçi, yüksek sesle Rumca bir şarkı mırıldanarak, kıça doğru gelmeye başladı. Hemen sahile yanaşıp kürekleri bıraktık. Kıçtan bakıyor, fakat bizi göremiyordu.
Gemi her ne kadar gece müdafaa tertibatı almışsa da, lombozlarından bir parça ışık sızıyordu. Nöbetçi sigarasını tellendirerek daha bir müddet bulunduğu yerden ayrılmadı.
Nefes bile almaktan çekiniyoruz. Bereket versin ki, motorumuz, siyah renkli, hava da karanlık… Yoksa mutlaka fark edilirdik.
Asım, ben, Emin, ellerimizde bomba bekliyoruz.
Nöbetçi “Kimdir o?” diye seslendiği gibi, hemen bombaları geminin kıçına doğru fırlatıp tam yolla açılacağız. Sonunun ne olacağını Allah bilir!
Nöbetçinin, kıç tarafta dolaşması, birkaç dakika sürdü. Fakat bu birkaç dakika, bize yıl kadar uzun gelmişti.
Biraz sonra, nöbetçi çekildi. Baştaki nöbetçi gevrek, gevrek arkadaşına gülüyordu:
– Ben sana demedim mi bir şey yok, diye! Bu gece, belli ki Türkleri rüyanda görmüşsün.
Bu sözleri duyan Fuat, sevincinden ellerini ovuşturuyordu.
Çünkü projektörü çevirecek olsalar, bizi ayna gibi, karşılarında göreceklerdi.
İki nöbetçi, aralarında tatlı tatlı konuşurken, biz de ağır ağır kanca ile dayanarak Dil İskelesi’ne doğru yol almaya başladık. Henüz gemiden 30 metre kadar açılmıştık ki iskelenin sığlığına oturuverdik.
Açık gidersek, motor gözükecek. Sahile uyarsak, oturacağız. Bu ikinci ihtimal, birincisine nispetle şerrin ehveni sayılırdı. Karaya oturmak, bizi o kadar ürkütmedi. Yalnız, bir an evvel, açılmak da lâzımdı. Asım’la ben denize atladık. Yarım saat kadar uğraştıktan sonra, motoru yüzdürdük. Sabaha üç saat vaktimiz kaldığı için İzmit’e yetişmek imkânsızdı. Hereke’den ileride İngilizler ve Yunanlılar yoktu. Fakat Yunan torpidoları, isterlerse, İzmit’in önlerine kadar gelebiliyorlardı. Çünkü o tarihte, İzmit’te Yunan harp gemilerine karşı koyacak top ve cephanemiz yoktu. Biraz daha kürekle çalıştıktan sonra, sabah olmadan Karamürsel sahiline düştük. Tanyeri ağardığı bir sırada Gölcük burnuna gelmiştik.
Yunan torpidoları epeyce uzağımızda kalmıştı. Körfezde, başka torpido da gözükmüyordu. Derken, arkamızda bir duman belirdi. Biz bunu görünce, İzmit’e doğru tam yol verdik. Çünkü Yunan torpidosunun bizi takip ettiğini anlamıştık. Liman dairesi önüne yanaştığımız zaman, Yunan torpidosu da Gölcük burnuna gelmişti. Fakat bu zamana kadar atı alan, Üsküdar’ı geçmiş bulunuyordu.
Liman reis muavini beni görünce hemen tanıdı. Hamallar süratle cephaneyi boşalttılar. İki saat sonra, Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa’nın imzasıyla elime şöyle bir telgraf verdiler:
“Şükran motorunda Ziya Kaptan’a: Hizmetinizden dolayı teşekkür olunur.”
Telgrafı okur okumaz, bütün yorgunluğum geçmişti.
Bir gün, yine Felâh grubundan haber gönderdiler:
– Zeytinburnuna yanaşıp, cephane yükliyeceksin!
Bu defa, bana tamamıyla itimat edilmekte idi. Yanıma başka adam katmaya lüzum görmüyorlardı. Motorcu Fuat’ı, Rizeli Emin’i ve Ahmet’i motora alarak, gece saat sekizde, Zeytinburnu’na yanaştık. Cephaneyi aldık. Fenerbahçe yolu ile ilerleyerek Maltepe önündeki kayalığı (Vortonoz) geçiyorduk. Makine, pat küt ederek birdenbire durdu. Hava liman… Sular durgun… Fakat aksi gibi kuvvetli bir rüzgâr lazım ki, yelkenle gidebilelim… Yoksa kaldık denizin ortasında… Sabah olduğu gibi, Ada’nın önüne halk toplanacak. Balıkçı gemilerine yahut torpidolara yakalanacağız.
Emin ile Fuat Efendi, motoru söktüler. Tamire çalışıyorlar. Ahmet’le ben de kürekleri taktık. Heybeliada mendireğine iltica etmeye çalışıyoruz. Fakat küreklere ne kadar sıkı sarıldığımızı tarif edemem size… Kim derdi ki bir gün gelip, yirmi tonluk motorda salapurya küreği çekmeye mecbur olacağım?
Fakat oturduğum yerde, kürek çekmek, çok güçtü. Kalka kürek vuruyordum. Balık kayıklarında da kalka kürek vurulur amma, hiç olmazsa, kayık da bu zahmete göre yürür. Hâlbuki motor, bütün gayretimize rağmen yürümemekte inat ediyordu. Ellerimiz ve oturak yerlerimiz kan içinde kalmıştı. Ama ne yapmalı ki başka çare yoktu. Sabah olmadan, mendireğe yetişmek lâzımdı. Ortalık ağarmaya başlarken, mendirekten üç yüz metre açıkta idik.
Sular bizi aksi istikamete sürüklüyordu. Motorda ne kadar halat varsa, birbirine ekleyip denize atladım. Bunları mendireğin başındaki taşlara bağladıktan sonra, yüzerek tekrar motora çıktım. Kan içinde kalan arkamı tuzlu su öyle yakmıştı ki başka vakit olsa, can acısından bağırırdım. Her neyse, lâva ederek mendireği tuttuk. Tekrar kavança edip şafak sökmeden mendireğe bağladık, bağlar bağlamaz da nöbetçi karşımıza dikildi:
– Siz kimsiniz? diye soruyordu.
– Nöbetçi zabitine haber ver, dedim, sizi Ziya kaptan istiyor desin!
Nöbetçi yüzbaşısı Avni Efendi (şimdi destroyer kumandanıdır) koşarak geldi. Birkaç kelime ile kendisine vaziyeti anlattım. İlk işimiz cephanelerin üzerini yelkenle örtmek olmuştu. Makine başmuallimi Giritli Hüseyin (şimdi Gölcük Fabrikası Makine Müdürü Yarbay Hüseyin) ve motor mütehassısi Osman Efendi’lere haber gönderdik.
Sabah olmuş, Ada’da hayat başlamıştı. Çenelerimiz birbirine vurarak, Avni Bey’in odasına girdik. Avni Bey, beni o kanlı ellerimle kendi yatağına yatırdı. Üst üste sunulan iki kadeh çay aklımı başıma getirdi. Birkaç saat uyku çekmişim.
Ben istirahatte iken, Hüseyin Bey öteki arkadaşlarla meşgul olmuş. Motorun direğini indirerek fabrikanın yanına bağlatmış. Osman Bey ve diğer fabrika zabitleri motoru tamire çok çalıştılar. Fakat ölüyü diriltmek mümkün olamadı. Nihayet İstanbul’dan başka bir motor getirip yükledik, İzmit’e götürdük.
Heybeliada’daki arkadaşların gösterdikleri fedakârlıkları hiç unutamam. Bu fedakârlıklar, Ada önünde dağ gibi yabancı zırhlıların yattığı günlerde yapılıyordu. Ufak bir şüphe ile hepsini yakalayabilirlerdi.
1 Mayıs 1937
İri Dalgalar Arasında Kalmıştık
Deniz binbaşısı Ziya Denizer hatıralarının son kısımlarını da şöyle anlatıyor:
Şükran motoruyla yaptığım bir sefer de oldukça heyecanlıdır. Bir gün, yine Felâh grubundan çağırmışlardı.
– İzmit’e en seri vasıta ile cephane götüreceksin, dediler.
Cephanenin her zamanki gibi geceleyin yükletilmesini istiyorlardı.
Hâlbuki ay ışığının en parlak olduğu zamanları yaşıyorduk. Ben bunu düşünerek kararımı değiştirdim. Gece değil, gündüz yola çıka çatkım. Mehtap, böyle yolculuklar için gün ışığından daha esrarlı ve hele mutlaka daha tehlikeli idi. İtirazlarını dinlemeyerek seferin, gündüz yapılması için alakadarların muvafakatini aldım.
Ertesi günü, sabah sekizde, Zeytinburnu taş iskelesine yanaştım. Daha evvelden icap eden tedbirler alınmış, nöbetçiler elde edilmişti.
Fakat gündüz kaçakçılığı, ilk yaptıkları iş olduğu için, hepsinde, haklı bir heyecan vardı. Motorun iskeleye yanaştığı tabak gibi görünüyordu. Aklıma şöyle bir çare geldi: Taş iskele üzerinde duran vinci işlettirmeye başladım. Vinç oradaki taşları büyük bir gürültü ile birer birer yerinden kaldırıp motora koyuyor ve yine bir aralık, bunları çıkarıp yerlerine bırakıyordu.
Bizi uzaktan gören ve vincin sesini işitenler, motora taş yükletildiğini sanarak, bizden şüphelenmediler. Bu arada ise, motora durmadan cephane yükletiliyordu. Sandıklar iskelenin üzerinde iple çekilip motorun içine itilmekte idi. Böylece bir saat içinde bütün cephaneyi yükledik. Üzerlerine muşambayı çekip, motora yol verdik.
Yanımda, İstinyeli Koço var. Yaptığım işte biraz da ona güveniyorum. Çünkü Yunan tebaasından olduğu için ondan kimse şüphelenmiyor. Motoru doğruca Heybeliada önünde demirli İngiliz Amiral gemisine yanaştırıyoruz. Koço büyük bir soğukkanlılıkla gemidekilere sesleniyor:
– Bu eşya Serez torpidosuna gidecek; nereye götürelim!
Hâlbuki ben de Koço da, İtilâf Devletleri donanmasından hangi gemilerin, hatta hangi saatte, nerede bulunduklarını biliyoruz. Üzerimize şüpheyi davet etmemek için, Serez torpidosunu arar gibi yapıyoruz. Amiral gemisindeki nöbetçi İngiliz zabiti, lombarın ağzına gelerek sert sert cevap veriyor:
-Serez torpidosu Tuzla’da! Yükü, Tuzlaya götüreceksiniz!
Ben, hiddetlenmiş gibi görünüyorum:
– Bu nasıl şey! Bize Serez torpidosunun Ada açıklarında olduğunu söylemişlerdi. Şimdi Tuzla’ya kadar nasıl gideceğiz? Gidersek fazla benzin parasını kimden alacağız?
Koço, nöbetçi zabitine, sözlerimi tercüme edince, o da kızıyor:
– Eşyanın mutlaka Serez’e götürülmesi lâzımdır! Ben fazla lâf dinlemem, deyip, geri dönüyor.
Bizdeki de iyi cesaretti doğrusu. Ya İngiliz nöbetçisi, uysal bir adam olsa da:
– Pekâlâ! Çıkarın eşyayı buraya, dese, halimiz neye varırdı?
İngiliz’in böyle bir müsaadekârlıkta bulunmayacağını kuvvetle tahmin ettiğim halde, yine içimde küçük bir endişe vardı. Bereket versin, adamcağız hiç oralı olmadı. Ben de homurdana homurdana motora hareket emrini verdim. Ada karşısında demirli Yunan gemileri önünden, emniyetle geçiyoruz. Biraz evvel, İngiliz Amiral gemisine yanaştığımızı, nöbetçi ile konuştuğumuzu gördükleri için bizden tabiî şüphe etmiyorlar. Tuz Burnu’na kadar, ilerliyoruz. Orada Koço’yu dışarı bırakıyorum. Motorumda makinistim İstinyeli Fuat, gemicim Rizeli Emin ve bir de ben varım.
Güpegündüz, Tuz Burnu’ndan içeri giriyoruz:
– Ver elini İzmit!
Asıl tuhafı, sözde, eşya götürmeye memur olduğumuz, Serez torpidosunun önünden kollarımızı sallaya sallaya geçişimizdi. Torpidonun vazifesi, geceleyin, Tuz Burnu sahasını projektörlerle tarayıp Yavuz’dan bir şey kaçırılmamasına nezaret etmekten ibaretti.
Gündüzün geçen bir motorla tabiî alâkadar olmadı. Biz de rahatça İzmit’e kadar geldik.
İzmit’e yaptığım seferler saymakla bitmez. Fakat son yaptığım seferim pek feci oldu.
Bahriye Mektebi’ndeki cephaneyi İzmit’e kaçırmak lâzım gelmişti. Hem de bu işi süratle yapmak gerekti. Aksi halde, İtilâf kuvvetlerinin mektebi basması ihtimali vardı.
Deniz Grubu reisi Nazmi Bey, bana İzmit’e hareket için talimat verirken, hava birdenbire bozmuş, fırtına alâmetleri baş göstermişti,
Nazmi Beye:
– Bu gece, motörle denize çıkılamaz, dedim ve sonra sebebini izah ettim:
– Epeyce yüklü kalkacağımız için suya çok yatkın gideceğiz. Bu yüzden motorun içine su girmesi, manyetonun ıslanması ihtimali var, dedim. Fakat itirazlarımı dinletemedim. Binlerce liralık cephaneyi, Anadolu’nun bu kadar ihtiyacı olduğu bir zamanda, düşmana teslim etmek pek feci olacağını söylediler. Cephanesini kaçırarak vaziyetini kurtaracağım mektep, benim de feyiz aldığım bir yuva idi. Böyle müşkül bir zamanında yardımına koşmağı şiddetle isterdim. Israrlarına dayanamadım, motorumla bu gece, cephaneyi almaya geleceğime söz verdim.
Yalnız motorcum yoktu. Güvertede tek başıma idim. Koço’yu, İzmit’e kadar götüremezdim.
– Bana arkadaş veriniz, dedim. Güverte binbaşısı Hulki Bey’i yanıma kattılar. Motorcu olarak da deniz gambotlarında çalışan ikinci Çarkçı Mülâzım Mustafapaşalı İbrahim Efendi’yi verdiler. (Şimdi tayyarecidir) Rizeli Emin’in ayrılmayacağını biliyordum. Bu fedakâr çocuğu ne zaman hatırlasam, gözlerim yaşla dolar. O akşam Galata’da Asetilen mağazası sahibi Dimitriyadis’in delâletiyle motor için lüzumu kadar benzini aldım. Hava, gittikçe fenalaşıyordu. Hatta benzin mağazasında çalışan bir adam, benim nereye gideceğimi bilmediği halde:
– Aman kaptan. Sakın, bu havada motoru kaldırma. Fırtına geliyor, demişti.
Motor makinistim İbrahim Efendi’nin yüzüne baktım. Arkadaşım, büyük bir tevekkül içinde idi.
– Ziya Kaptan, dedi, seninle birlikte Berkisatvet’te mayına çarptım. Birçok harplere, hep seninle bir arada girdim, çıktım. Allah beni hepsinden kurtardı. İçim öyle söylüyor ki, bu sefer de kurtulacağım! Şansının açık olduğunu bilirim. Sana bağlıyım. Nasıl istersen öyle yapalım…
İbrahim Efendi’den bu kuvvet verici sözleri dinledikten sonra, ben de gözlerimi kapayarak:
– Gidiyoruz İbrahim, dedim.
Bir ramazan günüydü. Ezana yarım saat kalmıştı. İbrahim de, ben de oruçlu idik, Yolda iftar etmek üzere, pastırma, sucuk gibi kuru şeyler aldık. Motora atladık. Top atılmadan evvel, Haydarpaşa önlerine gelmiştik.
Müthiş bir bora patlamak üzere idi. Saçaklı siyah, bulutlar kıble istikametinden süratle kaçışmakta idiler. Deniz gittikçe kabarıyordu. Öyle ki Moda burnuna geldiğimiz zaman, ada yolundaki Yakacık vapuru, bocalamış, geri dönüyordu. Biz ise, denizlere baş vererek, Kınalıada’ya doğru yol almaya başladık. Fakat hava, o derece dehşet peyda etmişti ki etrafımızı göremiyorduk.
Yağmur, adeta oluklardan boşanırcasına yağıyordu.
3 Mayıs 1937
Motor Durdu ve Biz Denize Döküldük
Denizcilerimizin bu sütunlarda naklettiğimiz kahramanlık maceraları büyük bir alâka toplamıştır. Bir haftadan beri devam eden emekli deniz Binbaşısı Ziya Denizeri’nin canlı hatıraları bugün bitiyor. Bundan evvelki kısımda, Anadolu’ya cephane kaçıran motorun dalgalar arasında kaldığını okumuştunuz. Bugün de bu maceranın diğer çok heyecanlı parçasını şu satırlarda veriyoruz:
Arkama giydiğim kaputumun eteklerinden şakır şakır sular akmakta idi. Bir aralık İbrahim Efendi, telâşla makine dairesinden haykırdı:
– Aman Ziya kaptan! Yağmur nereden geliyorsa kes! Manyato ıslanacak!
Ancak o zaman, farkına varabildim: İçeriye giren yağmur suları, benim kaputumun eteklerinden akıyordu. Hemen, kaputu çıkarıp ambara attım. Fakat yağmur, gittikçe hızını artırıyordu. Motora dolan sular, manyato hizasına kadar yaklaştı.
Hulki Efendi, bir yandan, gemicim Emin bir yandan, ellerinde kovalarla ambardan, su boşaltıyorlardı.
İbrahim Efendi, manyatoyu temizlemekle meşguldü. Ben, ayağımla dümeni tutuyor, elimle de sintine tulumbasına basıyordum.
İbrahim Efendi tekrar bağırdı:
– Aman, bana ışık tutun! Manyatoyu söküp temizledim. Fakat yerine takamıyorum.
Arkadaşın sesi, bu sefer, daha boğuk çıkıyordu.
Işık yakmak için elimi cebime götürdüm. Bir değil, iki kutu kibrit çıkardım. Fakat kutunun içindeki kibritlerden bir tanesi bile işe yarar bir halde değildi. Bizi tepeden tırnağa kadar ıslatan yağmur cebimizdeki kibriti, bundan istisna etmemişti.
İbrahim Efendi’ye; acı acı:
– Kibritler yanmıyor, diye seslendim.
Aşağıdan cevap geldi:
– Hacet kalmadı kibrite. Manyatoyu taktım. Çalıştırayım mı?
– Çalıştır! Çalıştır.
İbrahim Efendi, motoru işletmeye başladı. Fakat yer gök bizi yolumuzdan alıkoymak için, rekabete girmiş gibi idiler.
Hava, kıble lodos istikametinde esiyor, sancak baş omuzluğumuzdan gelen denizler, dağ gibi üstümüze çullanarak yukarıdan inen yağmurla birleşiyordu. Motor, on dakika kadar çalışabildikten sonra durdu. Üç kişi, boşalttığımız halde, motoru su hücumundan kurtaramıyorduk.
İbrahim Efendi, uğraşa uğraşa motoru ikinci defa çalıştırmaya muvaffak oldu. Fakat bu sefer, motorumuz tek buji ile çalışıyordu. Bujileri temizlemek yakmak lâzımdı. Bizde ise kibrit yoktu.
Artık, makineden ümidi kesmiştim, Kınalıada’ya yaklaşmakta olduğumuzu hesap ederek, yelkenden istifade etmeyi düşündüm. Kınalıada’nın karantısına (rüzgâr altı) sokulmak fikriyle baş tarafa koştum. Yelkene yapıştım. Fakat ben, yarım yelken gösterinceye kadar, rüzgârın şiddetinden arma olduğu gibi kopup denize gitti. Kendimi, bacaklarım denizde, elim küpeştede buldum.
Motor, bu sırada, denizlere tamamıyla yan vermiş, en son kurtuluş çaresi olan yelken de elimizden gitmişti.
Arkadaşlar:
– Ziya kaptan! Canımızı kurtaralım! demeye başlamışlardı…
Canımızı kurtarmak… Fakat neyle, hangi vasıtayla kurtaracaktık canımızı? Biz böyle konuşurken şiddetli bir dalga ile motor alabora oldu. Denize döküldük. Ben henüz soyunmaya vakit bulamamıştım. İbrahim Efendi ile Emin, iyi yüzme biliyorlardı. Hulki Efendi, biraz acemi idi. Ben kendisine yardım ediyordum. Motorun önünde toplanmıştık. Fakat hep birden, motora çıkacak olursak, teknenin batacağına şüphe yoktu. Bir müddet, onun etrafında dolaştıktan sonra, dalgaların cereyanına kapıldık. Sular, bizi Fenerbahçe’ye doğru sürüklüyordu. Epeyce bir zaman denizde çalkandıktan sonra, nihayet sahili tutabildik.
Fakat fırtına ile boğuşmak, bizi dehşetli yormuştu. Düştüğümüz yer, meğerse Fenerbahçe mendireği imiş! Öyle takatsizdik ki, hemen oracığa yığılıp kaldık.
Tam bu sırada; İngilizce:
– Davranmayın, diye bir ses işittik.
Bizde davranacak değil; parmağımızı kımıldatacak hal yoktu. Soğuk yağmur suları, çıplak vücudumuza kırbaç gibi çarptıkça, dişlerimiz takır takır birbirine vuruyordu.
Bize “Davranmayın!” diye haykıranın İngiliz nöbetçisi olduğunu anlamıştık. Gece karanlığında, çırılçıplak dört adam ansızın karşısına çıkınca, nöbetçi neferinin yerinde kim olsa, dehşete kapılırdı. Biraz sonra, nöbetçi onbaşısı geldi. Bizi zabitin yanına götürdü. İsticvabımıza başladılar. Ben yolda giderken, arkadaşlara; sıkı bir tembih geçmiştim:
– Sakın ha! Ağzınızdan hiçbir şey kaçırayım demeyin… Ne sorarlarsa, kaptan bilir, diye cevap vereceksiniz, demiştim.
İngiliz zabiti, çok centilmen bir adamdı. Fakat tercümanlığını yapan bir gözü kör ermeni çavuş, Türklere karşı beslediği hıncı bizden almak istiyor, zabitinin tatlılıkla sorduğu şeyleri bize sert ve hakaret edici cümlelerle Türkçe olarak tekrar ediyordu. İngiliz zabiti, çırılçıplak karşısında titreşen bu dört adamın her şeyden evvel, sarınacak birer kaputa ihtiyacı olduğunu görerek, çavuşa:
– Haydi… Al efendileri… İstirahat ettir. Üzerlerine birer de kaput ver! Kendilerine gelsinler. Ondan sonra sorguya çekeriz, dediği halde kör Ermeni, Hayır, diyordu, onları ancak bu vaziyette söyletebiliriz! İstirahat edip kuvvetleri yerine gelirse, ağızlarından söz alamayız! Müsaade edin, bir güzelce ıslatalım!
Zabite bunları anlatırken arada bir bize dönüp:
– Kaçakçılık ha! Kaçakçılık yaparsınız ha, diye söyleniyordu.
Hulki Efendi ile ben İngilizce bildiğimiz için birbirimize bakıp dudaklarımızı ısırıyorduk.
Bir aralık Hulki Efendi, İngilizce bildiğini hissettirir bazı hareketler yapmaya başlayınca, ben hemen kaş göz işaretleriyle kendisini menettim.
Bizim İngilizce bildiğimizin farkına varırlarsa, deniz zabiti olduğumuzu anlayacaklardı. Anladıkları dakikada da halimizin neye varacağını Allah bilirdi.
Sorgu siyasi bana gelince, dedim ki:
– Eminönü’nden Maltepe’ye sebze almaya gidiyorduk. Fırtınaya tutulup battık. Biz felâketzede kimseleriz. Bir takım aciz adamlarız, bu çıplak vaziyette, karşınızda bekletmek hoşunuza gidiyorsa, emredin sabaha kadar dikilelim… Biz, tahmin ettiğiniz kimselerden değiliz. Bırakın gidelim!
Dikkat ediyordum, kör çavuş, sözlerimi, zabite aynen tercüme etmiyordu.
O sırada az kalsın, kendimi İngilizce müdafaaya kalkışacaktım. Hatta kafamda tasarladığım sözler, dilimin ucuna kadar gelmişti. Güçlükle kendimi zapt ettim.
Nihayet zabit emir verdi:
– Serbesttirler! Birer kaput verip salıverin bunları…
Kör çavuş, birinci emri, homurdana homurdana yerine getirdi. Fakat kaput verilmesine dair olan ikinci emri işitmemezliğe geldi.
Kalamış’a doğru yürüdük. Sahur davulu çıkmıştı. Bekçi davul çala çala önümüzden gidiyordu.
Anadan doğma dört kişiyi yanı başında görünce dehşetli ürktü. Davulunu susturup alabildiğine kaçmaya başladı.
Biz ise, ondan imdat istemeyi aklımızdan geçiriyorduk. Yağmur hâlâ bütün hızıyla devam ediyordu. Emin, zaten zayıf ve çelimsiz bir çocuktu. Denizde saatlerce kalmak, yağmur altında çırılçıplak dolaşmak büsbütün bitirmişti zavallıyı… Sokaklarda, at araba gibi bir vasıta da geçmiyordu. Çıplak ayakla yayan yürümekten, tabanlarımızın altı patlamıştı.
Böyle düşe kalka, arada bir yürümeye mecali kalmayan zavallı Emin’i, münavebe ile koltuklarından tutup sürükleyerek, Kızıltoprak’a kadar gelebildik.
Burada, tanıdıklarımdan Yüzbaşı Süleyman Efendi otururdu. Bahçe kapısından içeri girdik. Süleyman Efendi, bizi görünce şaşırdı:
– Ziya Kaptan, sen misin? Bu ne hal? diye bağırdı.
– Sorma, dedik, battık! Bize elinden gelen yardımı edeceğini biliriz. Şimdi doğruca hamama gidiyoruz! Arkamızdan bir şeyler yetiştir!
Ve yürüdük. Fakat siz, aksiliğe bakın ki, hamamcı bizi içeri almadı. Neyse, karakolda kendimizi tanıtarak, polisin yardımıyla hamam kapısını açtırdık. İçeri girdik. Fakat o zamana kadar, gemicim Emin, büsbütün fenalaşmıştı. Göbek taşında, kusmaya, başladı. Ağzından burnundan kan geliyordu.
(SON)
İlk Yorum Yazan Sen Ol!