Bir Fenerbahçe Başkanından Açık Mektup

Bir Fenerbahçe Başkanından Açık Mektup

Türk spor tarihinin en önemli dergilerinden biri olan İdman’ın ilk sayısının kapağında Fenerbahçe Başkanı Mehmet Hulusi Bey vardı. Aynı zamanda Müdafaa-i Milliye Cemiyeti Başkanı da olan Hulusi Bey, okurlara “Yeni Nizamnamesiyle Memleketimizde “İdmancılığın” Hami ve Müzahiri Sıfatını İktisap Etmiş Olan…” şeklinde tanıtılmıştı. Aşağıda bu değerli devlet adamının (aynı derginin ikinci sayısında yayınlanan) bir mektubunu okuyacaksınız. Bu uzunca yazı, tarihte hakkında birkaç satır bilgiden başka bir şey bulunmayan bir Fenerbahçe Başkanından açık mektup olarak arşive geçiyor.

Fenerbahçe Tarihi Çalışma Organizasyonu


Müdafaa-i Milliye Cemiyeti Reis-i muhteremi (değerli başkanı) Hulusi Beyefendinin, lütfen göndermiş olduğu mektubu – idmancılık (sporculuk) hakkında muhtevi bulunduğu mütalaat-ı âliye ve tebşirat-ı mühimme (önemli değerlendirmeler ve müjdeler içeren) itibariyle umum idmancıların istifadesi için bervech-i âtî neşrediyoruz (aşağıda yayınlıyoruz):

“İdman” Gazetesi Sahib-i İmtiyazı Cemi Bey’e :

Cemî Bey

Bundan tahminen on, on iki gün evvel Babıali caddesinden inerken Celal Nuri Beyefendinin “İttihad-ı İslam” nam eserlerini almak üzere kitaphanenize (yayınevi) girmiş ve orada vaktiyle tanımak şerefine mazhar olduğum Şükrü Bey’e tesadüf etmiştim. Kitaphane sahibi siz olduğunuzu etvarınızdan (tavırlarınızdan) anladığım cihetle bir taraftan Şükrü Bey ile selamlaşmış, diğer taraftan da size : “Bir İttihad-ı İslam kitabı veriniz” ricasında bulunmuş idim. Gerek bu ricaya gösterilen ihtiramkarane mukabeleniz (saygılı karşılığınız), gerek Şükrü Bey’le aramızda cereyan eden muvahereye (karşılıklı konuşmaya) müdaheleniz, ben sizin kim olduğunuzu bilmediğim halde, sizin beni tanıdığınıza delalet ediyor (ortaya koyuyor) idi. Münasebet düşürerek neşredeceğiniz “İdman” gazetesine geçirmek üzere benim fotoğrafımı istediniz. Ben de fotoğraf meraklısı olmadığımdan belki bulup veremeyeceğimi söyledim.

Evet, her nedense ben fotoğraf çıkartmakta pek ihmalciyim. Mecburiyet görmesem belki şimdiye kadar hiçbir resim aldırmazdım. Fakat arkadaşlarımdan bazılarının yadigar olarak verdikleri resimlere mukabeleten (karşılık olarak) ben de iki üç kere fotoğrafımı çıkarttım, kendilerine verdim. Bunlardan alıkoyduğum bir iki fotoğrafım da İstanbul yangınında yandı. Kurtulabilen bazı kağıtlarım arasında bundan bir tanesi bulunup bulunamayacağına emin olamadığım için “bulur isem” kaydıyla getireceğimi vaat ettim. Ancak resmin “İdman” gazetesine ne münasebetle geçeceğini anlayamıyor idim. Vapur vaktinin yaklaşmasından dolayı da sözü kısa kesmek lazım geliyordu. Bu anlamamazlık içinde kitabı alarak kitaphaneden çıktım. Fakat muttasıl (devamlı olarak) fotoğraf istenmesinin sebebini, münasebetini düşünüyor ve bir hüküm veremiyordum.

Fotoğrafı nasıl ve nereden tedarik ettiğinizi bilemem. Şu kadar ki birkaç gün sonra Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ne geldiğiniz ve kabının üzerine fotoğrafım geçirilen “İdman” gazetesinin ilk numrosunu (sayısını) verdiğiniz zaman “İdman” gazetesiyle benim fotoğrafım arasındaki münasebeti anlayabildim. “Yeni Nizamnamesiyle (tüzüğü ile) Memleketimizde “İdmancılığın” (“sporculuğun”) Hami ve Müzahiri (koruyan ve destek olan) Sıfatını İktisap Etmiş (kazanmış) Olan…..” ibaresi yazılmış idi.

Beyefendi! Benim vaktiyle bulunduğum mekteplerde jimnastik ve idman talimleri, dersleri yok idi. Zaten benim de ne vücudum, ne halim ve ne de vaktim buna merak etmeye müsait değil idi. Ancak bende öteden beri her şeyi tetebbû etmek (inceleyip araştırmak) istidadı (yeteneği) vardır. Mesela İstanbul’a gerek seyahat, gerek ticaret maksadıyla dünyanın her tarafından bir sürü ecnebi (yabancı) gelir. Bunların küçüğünü, büyüğünü, erkeğini, kadınını, hemen hepsini gürbüz, kuvvetli, endamlı, çevik…… görür ve bizimkilerin ne için böyle olamadığını düşünür durur idim. Bir aralık küçük iken iyi bakılamamak ve yürümeye başladıktan sonra da arazimiz arızalı, sokaklarımız yaz, kış yürünemeyecek derecede bozuk ve çamurlu olduğundan daima eğile, büküle yürümek ve bazen taştan taşa atlamak gibi hallerden ekserimizin (çoğumuz) kanbur kanbur, eğri büğrü biçimler, şekiller aldığımıza hükmedeceğim gelir idi.

Sonra günün birinde Almanya’dan hepimizin tanıdığı Von Goltz Paşa getirildi. Harbiye Mektebini tensik (düzenlemeye) ve talime (öğretime) başladı. Aradan bir iki sene geçer geçmez Harbiye mektebi talebesinin biçimi, duruşu, yürüyüşü büsbütün değişti. Başıbozuk urbası (kıyafeti) giyen bir Harbiye mektebi talebesi hiç söylenmediği, bilinmediği halde duruşundan, yürüyüşünden “Bu Harbiye mektebi talebesidir” diye hükmedecek kadar bir fark gösterdi. Hele Goltz Paşa’nın tavsiyesi üzerine Almanya’ya ikmal-i tahsile (eğitimini tamamlamaya) gönderilip gelen zabitler (subaylar) büsbütün başka bir şekil ve kıyafet aldı.

Bundan ve bahusus (özellikle) bir müddetcik (süreliğine) Berlin’e giderek talebe cemiyetlerini (öğrenci derneklerini), etfal taburlarını (çocuk taburlarını) gördükten sonra bir millet efradının (fertlerinin) ancak terbiye-i bedeniye (beden eğitimi) sayesinde endamını, biçimini, kuvvetini, sıhhatini muhafaza (sağlığını koruma) edebileceğine ve bunları öğrenir iken dini, milli, ahlaki, içtimai (toplumsal) hislerin daha derin, daha metin bir surette uyanacağına iman ettim. Efradı (fertleri) bu yolda yetişecek bir milletin ise her zaman vatanının şan ve şerefini, memleketinin refah ve saadetini koruyabileceğine kanaat getirdim (düşündüm).

Ne hacet. Eğer İstanbul’daki Okmeydanı’nı, taşralarda bir çok vilayetimizdeki yarış, cirit, talim mahallerini göz önüne getirirsek dedelerimizin idmana, talime ne kadar büyük ehemmiyet verdiklerini derhal anlarız. Tarihin kahramanlıklarımıza, muzafferiyetlerimize (zaferlerimize) ait sahifelerine (sayfalara) göz gezdirir isek geçmişlerimizin bu hususa ehemmiyet (önem) verdiklerinde ne kadar haklı olduklarını hemen tasdik ederiz (onaylarız).

İşte Cemi Beyefendi ben de bu fikir ve kanaat (düşünce) çoktan hasıl olmuş idi. Fakat Meşrutiyet ilanından evvelki halimiz (önceki durumumuz), usûl-i idaremiz (yönetim tarzımız) bu fikri kuvveden fiile çevirmeye (düşünülen şeyi gerçekleştirmek) müsait değil (uygun değil) idi. Meşrutiyetin ilanından sonra da yedi yaşından yetmiş yaşına kadar hemen hepimizin siyasete dalmasından zuhur eden (ortaya çıkan) dahili ve harici (iç ve dış) karışıklıklar bittabii (kesinlikle) maksadın (amacın) esaslı bir surette ortaya konmasına imkan bırakmıyordu. Mateessüf (Ne yazık ki) giriftar olduğumuz (tutkunu olduğumuz) siyasilik derdinin şu son felakete, musibete (sıkıntıya) düçar oluncaya (yakalanıncaya) kadar devası (çaresi) bulunamadı.

Hatta bu dert o derece iliklerimize işlemiş olacak ki, şu son hezimetten, mağlubiyetten mütenebbih olmuşuzdur (aklımızı başımıza almışızdır) itikadiyle (inancıyla) Müdafaa-i Milliye cemiyetinin ihtiyacat-ı memlekete (ülkenin ihtiyaçlarına) ve istikbal-i millete (milletin geleceğine) muvafık bir surette (uygun bir şekilde) çalışabilmesini temin edecek (sağlayacak) yeni bir nizamname yapmayı (tüzük hazırlamayı) teklif edeceğim zaman birçok itirazlar, na-be mevsim olduğuna (zamansız olduğuna) dair türlü intikatlar (eleştiriler) baş gösterdi. Esas mesele hakkında haftalarca müzakereler cereyan etti (görüşmeler oldu). Mükerreren (sürekli olarak) verilen izahat (açıklamalar) ve lede’l icabat (gerektiği durumlarda) edilen şiddetli müdafaat (savunmalar) nihayet maksadın (amacın) hüsnüniyete (iyi niyete), selamet-i memlekete (ülkenin kurtuluşuna) makrun olduğuna (yaklaştığına) kanaat getirdi. Ve anın neticesi olarak da bahsettiğiniz nizamname (tüzük) meydana geldi.

Şimdi efrad-ı milletten ve alelhusus (özellikle) sizin gibi terbiye-i bedeniyenin ehemmiyetini takdir eden zevattan beklenilen bir şey varsa o da her ne nam ile olur ise olsun bugüne kadar tesis eden ve bundan böyle edecek olan terbiye-i bedeniye müesseselerinin -yeni nizamname mucibince Müdafaa-i Milliye cemiyeti yerine kaim olmak üzere teşkil edilecek olan- Müzaheret-i Milliye cemiyetinin teşebbüsat ve icra-i atîni teshil ve maksadının, kuvveden fiile çıkabilmesini temin edebilmeye çalışmasıdır.

Müzaheret-i Milliye Cemiyeti maksadına, talimatına muvafık bir surette terbiye-i bedeniyeyi talim ve tamimine çalışmasını deruhte eden bilcümle müessesata imkanın müsaidesi derecesinde- mânen, madden her gün himaye ve muavenette bulunmayı bir vazife-i vataniye bilir

Cemiyet ve müessesat hüsniniyet ve kemal-i metanetle teşrik-i mesaiye ve ifa-i vazifeye devam edecek olur ise inayetullah ta’ala az zaman zarfında sâ’înin semeresini görmeye muvaffak olabilir ki, işte benim; “İdman” gazetesine fotoğrafımı geçirmek suretiyle hakkımda gösterilmek istenilen teveccühe kesb-i istihkak edeceğim  zaman asıl o zamandır. Mahaza nizamnamesinin hin-i tanziminde bile bu teveccühe layık görülüşüm, memleketimizde terbiye-i bedeniyenin lazım ve la-büdd olduğuna ve tatbiki zamanı geldiğine dair olan fikir kanaatimi teyit ettiği ve bundan böyle terbiye-i bedeniyenin şebban-ı vatan beyninde mazhar-ı rağbet olacağına delalet edildiği cihetle mucib-i şükran-ı firâvandır. Cenab-ı Hak yardımcınız olsun. Çalışmak milletten, inayet Allah’tan.

Erenköy / 18 Mayıs 329 (1913) Hulusi

Bir Cevap Yazın